Belçika Kralı II. Leopold, "medeniyet götürme" vaadiyle Kongo'yu sömürgeleştirmiş; ancak gerçekte geride sadece kesik eller ve devasa bir kıyım bırakmıştı. Joseph Conrad, bu tarihi vahşeti Karanlığın Yüreği ile ölümsüzleştirmiştir. Romanın merkezindeki Kurtz, bölgedeki en başarılı fildişi toplayanıdır ve hakkında sürekli efsaneler anlatılan, herkesin dilindeki o "olağanüstü" adamdır.
Şirket, ağır hasta olduğunu bildirdiği Kurtz’u geri getirmesi için kaptan Marlow’u nehrin derinliklerine gönderir. Marlow başlarda bu sürece ve Kurtz’a karşı oldukça ilgisiz ve mesafelidir; ancak nehrin yukarısına doğru ilerledikçe, sömürgeci gücün oradaki yaşamı nasıl bir korku hegemonyasına çevirdiğini bizzat görür. Kurtz, kaldığı barakanın etrafına kendine isyan edenlerin kellerini asarak dehşeti bir yönetim biçimi haline getirmiştir.
Beyaz adamın bu iktidar hırsı, oradaki yerli halkın kültürünü ve dokusunu tamamen bozmuş; yerliler ise canlarını korumak için silah zoruyla dayatılan bu tiranı bir puta, bir ilaha dönüştürmek zorunda kalmışlardır. Marlow yolun sonuna geldiğinde ve Kurtz’un o karanlık çekim alanına girdiğinde, Kurtz hakkındaki fikri değişir ve onun dürüst vahşetindeki o büyük yıkımı fark eder. Kurtz’un ölürken haykırdığı o son sözler, "Dehşet, dehşet!", aslında sömürgeciliğin hiçbir zaman başarılı olamadığının, sadece koca bir enkaz yarattığının itirafıdır.
Marlow, Avrupa'ya döndüğünde bu "dehşeti" medeniyetin sahte parıltısından saklamak ister. Kurtz'un nişanlısı onun son sözlerini sorduğunda, Marlow ona Kurtz'un ölürken "senin adını haykırdı" diyerek yalan söyler. Bu yalan, sömürgeciliğin o kanlı ve karanlık gerçeğinin, Avrupa'nın konforlu salonlarında nasıl bir "kahramanlık masalı" olarak pazarlandığının en acı özetidir.