Kalabalıklarla sanatçıların arasındaki o gerilimli alanda gezinen duygular, sanırım, kolayca tarif edilemeyecek kadar karmaşıktır; kalabalıklar hem hayranlık duyar, hem küçümserler, hem sever, hem kızarlar, hem beğenir, hem kıskanırlar, hem çok akıllı bulur, hem çok saf olduklarına inanırlar.
Sanatçıların taklit edemeyeceklerine inandıkları yaratıcı yeteneklerinden çok, onların toplumun kuralları ile sık sık çatışan bağımsız kişilikleriyle ve davranışlarıyla ilgilenirler; onların vahşiliğine yaklaşan özgürlüklerini kısıtlamaya onların her türlü sınırlamaya başkaldıran öfkelerini evcilleştirmeye uğraşırlar; onların eserleri kadar davranışları da tehlikelidir çünkü; bütün kuralları reddederek başarılı olan biri, kendi varoluşunu kurallara gösterdiği taze bağlamış insanları kuşkuya düşürür.
"Yaratıcılığın bize benzemiyor ama hayatın bize benzesin." derler, bunu dediklerinin bile farkına varmadan. Yaptıkları bizim yaptıklarımızdan farklı olan birinin hayatı nasıl bizim hayatımız gibi olabilir sorusunu da sormazlar. Ve onlara hayali misyonlar yüklerler. "Siz topluma örnek olmalısınız" derler, "ahlaklı olmalısınız, dürüst olmalı, iyi kalpli olmalı, efendi olmalı, saygılı olmalı, mütevazi olmalısınız."
Bunlardan hiçbiri olmaz elbette. Sanatçılar düzenin değil, kaosun çocuklarıdır. Bir hortlak sürüsü gibi hem hayatı herkesten daha iyi görüp hem de hayatı herkesten daha yabancı olarak dolaşırlar; birilerine iyilik olsun diye değil, doğuştan sahip oldukları hastalıkları, eksiklikleri, acıları tedavi edebilmek için yaratırlar. Katiller, hırsızlar, düzenbazlar, sahtekarlar, hainler, vefasızlar, dolandırıcılar, jurnalciler, casuslar, korkaklar, yalancılar, kokainmancılar, alkolikler, gösterişçiler vardır aralarında.
En saygıdeğer olanlarından biri Victor Hugo'dur; onun da,