Post-modernizmden etkilenerek yazılan bu kitapta aracı olarak görülen dil bir amaca dönüştürülmüş ve somut gerçeklikten daha çok soyut bir gerçekçilik hedeflenmiş, daha çok imgesel bir dil kullanılmıştır. Kitaba ilk başladığım da dilinin çok ağır olduğunu düşünmüştüm ancak biraz daha ilerledikten sonra yazarın diline alışmaya başlayıp, kitabın akıcılaştığını fark ettim. Romanın oldukça geniş bir karakter grubu var buna rağmen ana karakter Bünyamin'in etrafında olayların işlendiğini görüyoruz. Fantastik öğeler yer verilen kitapta rüya yoluyla gezilerek hazırlanan bir atlas, hiç uyuyamayan insanlar veya yüzyıllar boyunca uyanmayan insanlara yer verilmiş. Kitapta ki iç hikayelerin ana hikayeye ve ana karakterle bağlandığını görüyoruz. Asıl hikayede bir iç hikayeden yola çıkarak anlatılıyor. Bünyamin'in dayısı Arap İhsan, savaştan kaçarken cebine koyduğu kitaba gelen kurşunla kurtulduktan sonra kitapta ne olduğunu merak ederek, Kubelik adında katip olan karaktere çevirmesi için veriyor ve kitapta "Düşünüyorum, öyleyse varım.-Rendekar" yazdığını ve bu kitabın Descartes'in Metot Üzerine Konuşma'sı olduğunu anlıyoruz. Romanda bu önermeden yola çıkılarak anlatılıyor. İhsan Efendi'nin sürekli "Düşünüyorum, öyleyse varım. Peki sizlerde ben düşündüğüm için mi varsınız." diye tekrar ediyor.
*spoiler*
Kitabın son kısmında 237. sayfada İhsan Efendi "Ben de düşünüyorum dolayısıyla varım, ama kimim? Galata'da Yelkenci Hanı bitişiğinde ikamet eden Uzun İhsan Efendi mi, yoksa bugünden tam üç yüz sekiz yıl sonra, sözgelimi İzmir'de oturan mahzun ve şaşkın adam mı?" diye sorduğunda aslında yazarın kendisinin İhsan Efendi olduğunu ve bu kitabında romanda adı geçen Puslu Kıtalar Atlası olduğunu görüyoruz.
Tavsiye ederim, keyifli okumalar...