Merhabalar,
Asla gerçek olmasını istemediğimiz dönemler, kişiler ve hikâyeler vardır. O kadar ağır, o kadar sarsıcıdır ki… İnsan onları ancak bir masalın örtüsüne sararak anlatabilir. “Mutluluk İhtimali” de benim için böyle bir hikâye. O yüzden size de bir masalmış gibi aktaracağım.
Bir varmış bir yokmuş…
Duvarların gölge gibi yükseldiği bir ülkede küçük bir kız doğmuş. Daha Berlin Duvarı yıkılmadan önce, Doğu Almanya’nın ağır havası onun ilk nefesi olmuş. Büyürken evin içinde sessizlikler dolaşırmış; anne babasının gözlerine baktığında çoğu zaman bağ kuramazmış. Masal bu ya, kimi zaman günce kadar yalın, kimi zaman da kalbin kabuğunu soyarcasına derin cümlelerle anlatılırmış.
Küçük kızın hikâyesi öyle tanıdık, öyle içtenmiş ki, okuyan herkes kendi çocukluğunun gölgeleriyle buluşurmuş. Kimisi gözleri dolarak ilerler, kimisi satır aralarındaki yalnızlıkla kendi yalnızlığını yan yana koyarmış. Ama yolculuk, yalnızca bir çocuğun iç dünyasıyla sınırlı kalmazmış.
Bir gün masalın kapıları aile tarihine, oradan da ülkenin suskun geçmişine açılmış. Kahramanın dedesi çıkmış karşımıza: İkinci Dünya Savaşı’nın karanlık günlerinden, ardından sosyalist Doğu Almanya’nın ağır yıllarından seslenen bir figür. Kuşaklardan kuşaklara taşınan trajediler büyüdükçe, toplumun hâlâ görmezden geldiği yaralar görünür olmuş.
“Mutluluk İhtimali”… adı umut çağrıştırsa da sayfaları çevirdikçe aslında bize en derin, en sarsıcı hakikati fısıldayan bir masal gibiymiş. Burada bir kız çocuğunun özlemleri kadar bir ailenin sessizliği, bir ülkenin unutulmak istenen yaraları da varmış.
Ama işte bütün bu satırlar bir masal değil aslında hayatın ta kendisiymiş. Ve ben bu masal olmasına bile zar zor tahammül edebileceğim gerçekliği gözlerim dolu dolu okudum.
Bu derin yolculuğu Türkçede bize böylesine