Recalcati, aşkın giderek hafifletildiği, hızlandırıldığı, neredeyse tüketim alışkanlığına dönüştürüldüğü bir çağda konuşuyor. Bugün ilişkiler biraz da “sıkıldım, değiştiririm” rahatlığıyla yaşanıyor. Her bağ bir yük, her sorumluluk bir tehdit, her sadakat ihtimali sanki insanın özgürlüğüne kurulmuş bir tuzak gibi görülüyor. Oysa Recalcati tam buradan itiraz ediyor. Aşkın yalnızca hazdan, heyecandan, kendini iyi hissetmekten ibaret olmadığını; bazen bir sınır, bazen bir direnç, bazen de insanın kendi egoizmine karşı verdiği en ağır mücadele olduğunu hatırlatıyor.
Kitabın merkezinde ihanet ve affetme meselesi var. Ama burada ihanet yalnızca bir aldatma hikâyesi gibi ele alınmıyor. Daha derin bir yerden bakıyor Recalcati. İhanet, insanın sevildiğine dair kurduğu bütün o iç mimariyi çatlatıyor. “Bana bunu nasıl yapar?” sorusu aslında çoğu zaman “Ben kimdim de bana bunu yaptı?” sorusuna dönüşüyor. Yani kırılan şey sadece ilişki olmuyor; insanın kendi değer duygusu, seçilmiş olma yanılsaması, biricik olduğuna dair inancı da dağılıyor.
Biz çoğu zaman affetmeyi geçmişi silmek sanıyoruz. Oysa geçmiş silinmiyor. Bir söz söylendi mi söylenmiş oluyor. Bir ihanet yaşandı mı yaşanmış oluyor. Bir insanın içinden bir şey kopunca, onu eski yerine aynı biçimde koyamıyorsun. Recalcati de tam olarak bu imkânsızlığın etrafında dolaşıyor. Aşk, kırılmadan önceki masumiyetine geri dönemez belki; ama başka bir biçimde, daha yaralı, daha uyanık, daha az masum bir yerden devam edebilir mi?
Kitap boyunca kapitalist çağın aşka ne yaptığı üzerine de güçlü bir damar var. Recalcati, çağımızın “bağ kurma” fikrinden rahatsız olduğunu söylüyor aslında. Çünkü bağ demek sorumluluk demek. Beklemek demek. Birinin eksikliğine, kusuruna, tekrarına katlanmak demek. Oysa bugünün insanı her şeyi mümkün