Özür dilerim Mathieu. Bu çarpık düşüncelerin aklımdan geçmesi benim suçum değil. Seninle dalga geçmek istememiştim, belki de kendimle dalga geçmek istemiştim. Kendi zavallılığımla dalga geçebileceğimi kanıtlamak istemiştim.
Sayfa 58·Kitabı okudu
"Yalnız kalıyorum," diye düşündü. Yalnız ama eskisinden daha özgür değil! Dün kendi kendine, "Marcelle olmasaydı..." demişti. Ama bu bir yalandı. "Kimse özgürlüğüme köstek vurmadı benim. Onu benim kendi yaşamım içti, tüketti." Pencereyi kapadı ve odaya döndü. İviç'in kokusu hâlâ oradaydı, havada dalgalanıyordu. Mathieu kokuyu içine çekti ve bu karmakarışık günü yeniden yaşadı. "Bir hiç için bir sürü gürültü," diye düşündü. Hiç için: Bu yaşam ona hiç için bağışlanmıştı, kendisi hiçti ve buna karşın değişmeyecekti artık: O olmuştu, tamamlanmıştı. Ayakkabılarını çıkardı ve bir an, koltuğun kenarına oturmuş, elinde ayakkabısı, hareketsiz kaldı: Boğazında hâlâ romun şekerli sıcağı duruyordu. Esnedi; günü sona ermişti, gençliğiyle de işi bitmişti. Denenmiş, tartılmış ahlak kalıpları şimdiden, usul usul, gizlice ona yardım öneriyordu: Doğru yolu bulmuş bir Epikurosçuluk vardı, gülümseyen hoşgörü vardı, alınyazısı ve sorumluluk kavramları vardı, stoacılık vardı; kısası, işini bilen bir keyif ehli ustalığıyla boşa harcanmış bir yaşamın her an tadına bakmak için ne gerekiyorsa hepsi vardı. Ceketini çıkardı, kravatını çözmeye davrandı. Esneyerek, kendi kendine tekrarladı: "Gerçek bu, her şeye karşın gerçek; akıl çağına gelmişim ben."
Sayfa 437·Kitabı okudu
Reklam
O düşüşü, sızlanmaları, şikâyetleri, hepsi yalandı, boştu, boşluktu; kendini kendi yüzeyinden boşluğa itmişti, gerçek dünyasının dayanılmaz baskısından kaçmak, kurtulmak için yapmıştı bunu. Gerçek dünyası, eter kokan karanlık ve kavurucu dünya. Orada, o dünyada Mathieu mahvolmuş bir adam değildi, hiç değildi, aksine daha beteri, keyfi yerinde bir adamdı: sağlıklı, keyfi yerinde ve suçlu.
“Peki ya ben? Ben de müzik eşliğinde boku yemiş bir adam rolü oynayarak gönlümce acı çekmekle meşgul değil miyim? Oysa ben gerçekten boku yemiş bir herifim." Çevresindekiler de böyleydi: Hiç var olmayan adamlar vardı, buhar gibi, bir de çok fazla var olanlar vardı. Barmen mesela. Az önce bir şair pozuyla, hülyalı, sigara içiyordu; şimdi ayılmıştı, biraz fazla barmendi, karıştırıcıyı sallıyor, gereksiz bir gösteriyle bardaklara sarı bir şey akıtıyordu, barmen rolündeydi. Mathieu, Brunet'yi düşündü: "Belki de başka türlüsü yapılamaz, belki mutlaka seçmek gerekiyor, bir şey olmamak ya da gerçekte ne ise, onun rolünü oynamak. Ama bu berbat bir şey, daha doğuştan hileli olur insan."
“Ben mahvolmuş bir adamım." Bu yepyeni bir fikirdi, evirmek, çevirmek, özenle yoklamak gerekti. Mathieu, onu bazen yitiriyor, geride yalnızca sözcükler kalıyordu. Ama sözcüklerin de biraz karanlık bir çekiciliği yok değildi: "Mahvolmuş bir adam!" İnsana inanılmayacak kadar güzel felaketleri, intiharları, isyanları ve her şeyin sonu demek olan umutsuz çareleri hatırlatıyordu. Fakat fikir çabuk geri dönüyordu; hayır, öyle değildi, hiç değildi; bu gürültüsüz, sıradan ve alçakgönüllü bir sefaletti, umutsuzluk yoktu bunda, hatta belki de rahattı. Mathieu'ye, bir hastaya yaptıkları gibi, kendisine her şey için izin verilmiş gibi geliyordu. "Bana böylece kendimi yaşamaya kapıp koyuvermekten başka bir iş kalmıyor," diye düşündü.
Ama ona yardım edebilecek hiçbir şey yoktu, bütün düşündükleri daha doğarken aynı pisliğe bulaşmış oluyordu. Birden Mathieu, kocaman bir yara gibi bir boydan bir boya açıldı ve kendini öylece, bütünüyle, apaçık gördü: Düşünceler, düşüncelerin üstünde düşünceler, düşüncelerin düşünceleri üstünde düşünceler, sonsuzluğa kadar cam gibi şeffaftı ve sonsuzluğa kadar kokmuş, çürümüştü. Sonra bu ışık söndü, kendini, yüzüne tuhaf gözlerle bakan İviç'in karşısında buldu.
Reklam
Reklam