Bir Berberî halk masalından beslenen, pek sevdiğim A Vava Inouva şarkısını bu sıralar durmadan dinleyip ardından Mathieu Belezi’nin Toprağa ve Güneşe Saldırmak romanıyla karşılaşmam tesadüf olamaz değil mi? İkisi de aynı coğrafyanın iki ayrı yankısı : biri gece çökerken çocuklarını korkudan uzak tutmaya çalışan bir halk hafızası, diğeri ise o hafızanın üzerine çullanmış sömürgeci deliliğin kum fırtınası…
Roman boyunca insan, kendisini “karanlık kıtayı aydınlatmaya” geldiğine inanan bir yağma medeniyetinin içinde dolaşıyor fakat bu medeniyet dedikleri şeyin altında; süngü dişli vaazlar, kül yutan köyler, dumanla boğulan mağaralar, ganimet iştahlı nutuklar, akbabaların gölgesinde dolaşan kahramanlık pozları ve yer ile göğün tapusunu cebine koyduğunu sanan sömürgeci bir kibir yatıyor.
Belezi’nin bence en sarsıcı tarafı “barbarlığın ‘medeniyet taşıdığını’ iddia edenlerde” nasıl mayalandığını göstermesi. Ki roman ilerledikçe Fransız koloniciler; güneş çürümesi yaşayan bedenlere, sıtmadan titreyen fetih artıklarına, kendi propagandasının altında ezilen enkaz insanlara dönüşüyor. Başta “öncü” diye anlatılanlar, sonunda mezar taşı taşıyan yorgun gölgelere benziyor ve roman bunu büyük tarih anlatılarıyla değil; ter kokusu, sinek uğultusu, yanmış buğday tarlaları, kurşun sessizlikleri, leş sıcağı, susuzluk hezeyanları ve korkudan çatlayan aile bakışlarıyla kuruyor. Bu yüzden metin yalnızca sömürgeciliği anlatmıyor daha iyisini yapıp sömürgeciliğin gündelikleşmiş psikolojisini deşiyor.
Bir yerde artık şunu anlıyorsunuz “barış götürmek” dedikleri şey çoğu zaman organize bir yağma ahlakı…E haliyle giriş epigrafı daha da anlamlı hale geliyor :
“Hızla çoğalan ve aşırı heyecanlı bir medeniyet
denizlerin sessizliğini sonsuza dek bozuyor.”Claude Levi-Strauss
Roman bittikten