Her gün birlikte olmak gereksinimi duymaksızın, her zaman yeni dostlar ediniriz. Papaz okulunda olduğu gibi her zaman aynı insanları görürsek onları yaşamımızın bir parçası saymaya başlarız. Yaşamımızın bir parçası saydıkça da onlar bizim yaşamımızı değiştirmeye kalkışırlar. Bizi görmek istedikleri gibi değilsek hoşnut olmazlar, canları sıkılır. Çünkü ,efendim, herkes bizim nasıl yaşamamız gerektiğini elifi elifine bildiğine inanır.
Dört saat önce hiçbir beklentim olmadan elime aldığım bu kitabın sayfalarıda ilerledikçe içimde tarif edemediğim duygular uyanmaya başladı. Bu kadar büyüleyici olan ne tam olarak adlandırmıyorum da.
Simyacıyı ilk kez orta birde gittiğimiz bir kitapçıda annem göstermişti bana. Çok seversin bunu alalım demişti. O an elim gitmemişti bu kitaba. Hatta o günden sonra ne zaman bir kitapçıda görsem bir ara alayım bu kitabı diye düşündüm. On yıl sonrayaymış kısmet. Ama iyi ki daha önce almamışım, okumamışım diyorum. Bu kitabı okumak için doğru zaman şimdiymiş. Hayatımda gerçekten ne yapmayı istediğimi bu kadar düşündüğüm bir zamanda karşıma çıktı Simyacı. Belki de aradığım şey kitapta anlatıldığı gibi gözümün önündedir gerçekten.
Masalsı bir öykü Simyacı. Santiago ile İspanya’dan başlayıp Mısır’a doğru ilginç bir yolculuk yapıyoruz. Sadece maddi değil manevi de bir yolculuk bu. Özellikle sondeyiş kısmını yüzümde büyük bir gülümseme ile okudum. ‘’Sana bunu söyleseydim, piramitleri görmeyecektin. Piramitler çok güzel, öyle değil mi sence?” Kitabın deyimiyle kişisel menkıbelerini bulan insanlardan olmak dileğiyle.