Kumral Ada Mavi Tuna , Buket Uzuner.
Ada ve Tuna ... İç savaşın hem içimizde hemde dışımızda olduğunu gözler önüne seren bir aşk üçgenı romandır.
Tuna ve Aras aynı kıza yani Ada 'ya aşık karakterleri çok farkı iki kardeştir. Talihsiz bir kazanile bu üç kişinin hayatı tamamen farklı yönlere çevrilir.
Keyifli okumalar....
𝗦𝗮𝗱𝗲𝗰𝗲 𝘀𝗲𝗻 𝘃𝗲 𝗯𝗲𝗻, 𝗮𝘆𝗻ı 𝘁𝗮𝗿𝗮𝗳𝘁𝗮... 𝗕ü𝘁ü𝗻 𝗞ö𝘁ü𝗹𝗲𝗿𝗶𝗻 Ş𝗲𝗵𝗿𝗶 𝗸𝗮𝗿şı𝗺ı𝘇𝗱𝗮 𝗼𝗹𝘀𝗮 𝗯𝗶𝗹𝗲.
━━━━━━━
Spoiler içerir!!
Kitap, başkarakter Yekta’nın bir ceset başında, elleri kan içinde ve hiçbir şey hatırlamadan uyanmasıyla başlıyor. Suçunu tam olarak bilememesi nedeniyle “Kötülerin Şehri” olarak bilinen ada hapishanesine, gri mahkum formasıyla gönderiliyor. Hikâye buradan itibaren hız kazanıyor.
Kötülerin Şehri nedir?
2021 yılında Türkiye’de kurulan Ada hapishaneleri sisteminin bir parçası olan bu yer, 18–30 yaş arası mahkumların gönderildiği izole adalardan oluşuyor. Ama buraya “hapishane” demek biraz hafif kalıyor; resmen suçlular için kurulmuş ayrı bir toplum gibi.
Şehir dışındaki suç oranını düşürmek amacıyla tasarlanmış bu sistem, ironik bir şekilde mahkumların bile oradan çıkmak istemediği bir düzene dönüşmüş.
Ada, suç türlerine göre beş bölgeye ayrılmış:
#Kırmızı Bölge (Dolandırıcılar ve hırsızlar) – Öncü: Amber
#Mavi Bölge (Şiddet suçluları) – Öncü: Mirza
#Siyah Bölge (Katiller) – Öncü: Kunter
#Yeşil Bölge (Kaçakçılar) – Öncü: Giray
#Sarı Bölge (Cinsel istismarcılar) – Hiçbir sarı uzun yaşamıyor; adaya düştüğünde meydanda idam ediliyorlar.
#Gri ise suçu kanıtlanmamış veya muallak olanlar için. Gri’ler istediği bölgeye geçiş yapabiliyor
Yekta, hafızasını kaybetmiş bir gri olarak adaya düştüğü için herkesin ilgisini çekiyor. Özellikle Kunter’in onu elde etmek için her şeyi yapması, hikâyeye ciddi bir gerilim katıyor.
Diğer karakterler hakkında şunu söyleyebilirim ,
En sevdiğim karakter kesinlikle Kunter oldu.
En ısınamadığım ve yapmacık gelen Asil ve gıcık kaptığım Öncüsü Amber.
Giray,Mirza, Sinan, Devin ve arkadaşlarını da sevdim diyebilirim.
Sarah'ın ölümüne üzüldüm.
Kitabın sonunda Yekta’nın hafızası geri gelir ve aslında suçsuz olduğu ortaya çıkar. Ancak bu süreç sadece
Yazarın Nasıl Olunur? Podcastini dinlemiştim, ilgimi çekmişti. Kitap çok akıcı, bende savaşın bir kabus olmasını bekledim. Tavsiye ederim ,okunur/dinlenir.
Buket Uzuner ile tanışıklığım bu kitapla başlamadı. Daha önce Kız Neşesi’ni okumuş ve sevmiştim. Bu yüzden Kumral Ada Mavi Tuna’ya da merakla başladım. Kitabın en güçlü yanı benim için akıcılığıydı. Sayfalar hızlı ilerliyor, özellikle Kuzguncuk’un atmosferi oldukça başarılı aktarılıyor. İstanbul’un dokusu, geçmişe yapılan göndermeler ve tarihsel anlatılar da ilgimi çeken bölümler oldu.
Ancak kitabı bitirdiğimde bende kalan duygu hayranlık değil, ikna olmamışlık oldu.
Roman boyunca karakterlerin neden böyle davrandıklarını genel hatlarıyla anlayabiliyordum. Fakat yaşadıkları olaylarla verdikleri tepkiler arasındaki bağ bana çoğu zaman gerçekçi gelmedi. Karakterlerin yaşadıkları duyguların, travmaların ve fedakârlıkların sürekli büyütüldüğünü hissettim. Bu yüzden romanın merkezindeki ilişkiler ve çatışmalar beni duygusal olarak yakalayamadı.
Kitap hakkında en çok konuşulan konulardan biri olan büyük aşk hikâyesi de bana geçmedi. Tuna’nın Ada’ya duyduğu şey, aşkın ötesinde bir takıntı gibi geldi. Karakterler arasındaki çekimi anlayabiliyorum ancak bunun neden bu kadar büyük ve unutulmaz bir aşk olarak görüldüğünü hissedemedim. Hatta zaman zaman karakterlerin yaşadıkları duyguların kendisinden çok, bu duygulara yüklenen anlamların büyütüldüğünü düşündüm.
Romanın bir diğer problemi ise uzunluğu oldu. Bana göre anlatılan hikâye çok daha kısa bir hacimde de aynı etkiyi yaratabilirdi. Bazı bölümlerde yazarın aynı duygu ve düşüncelerin etrafında gereğinden fazla dolaştığını hissettim. Özellikle kitabın sonunda, yüzlerce sayfa boyunca hazırlanan sonucun beni beklediğim kadar tatmin etmediğini fark ettim.
Ayrıca romanda yer alan bazı kimlik ve toplumsal meselelerin işleniş biçimi de beni rahatsız etti. Bu konuların varlığından değil, hikâyenin önüne geçecek kadar görünür
Kitabın adı halk hikayeleri ama içinde peygamberimiz ve sahabi efendilerimizin yaşadığı olayları anlatan dini hikayeler var. Ben kitabı beğendim. Hepsi de insanın içini ısıtan hikayeler. Kitabı bulursanız okuyun.
Türk şiirinde benzersiz bir yere sahip olan bir iç dünya atlası !!! Bu kitapta Nilgün, gündelik hayatı anlatmaktan çok bilinçaltının, yalnızlığın, ölüm düşüncesinin, yabancılaşmanın ve özgürlük arayışının izlerini sürüyor. ilk okumamda kapalı ve zordu ama dikkatimi vererek okuduğum zaman yoğun bir duygu ve düşünce evreni sundu bana ( o yüzden bu kadar uzun sürdü :))
Kitaptaki şiirlerin büyük bölümünde bireyin dünyayla kurduğu sorunlu ilişki öne çıkıyor. Nilgün kendisini çoğu zaman toplumdan, insanlardan ve hatta kendi bedeninden uzaklaştırmış. Bu nedenle şiirlerde sık sık kuyu, tünel, duvar, mağara, çöl, ada ve bahçe gibi mekânsal imgeler var. Bunlar yalnızca fiziksel yerler değil, aynı zamanda ruhsal durumların sembolü.
Kitabın en belirgin temalarından biri ölüm. Ancak Nilgün Marmara’nın şiirlerinde ölüm yalnızca biyolojik bir son değil. Ölüm çoğu zaman yaşamın içinde dolaşan bir gölge, bir bilinç hâli veya insanın kendisiyle yaptığı hesaplaşmanın adı. Bu yüzden şiirlerde ölüm korkusundan çok ölümle konuşma ve onu anlamlandırma çabası hissettim.
Aşk da kitapta önemli bir yer tutuyor. Ancak bu aşk romantik bir mutluluk biçiminde sunulmuyor. Daha çok eksiklik, ulaşamama, kırılganlık ve kayıp duygularıyla iç içe. Nilgünün aşk anlayışı, insanın başka bir insanda kendini tamamlama arzusuyla ilişkili; fakat bu tamamlama hiçbir zaman bütünüyle gerçekleşmiyor.
Kitap boyunca dikkatimi çeken bir diğer unsur da mitolojik ve kültürel göndermeler. Tantalus, Nemesis, Thérèse, Rembetiko gibi farklı kültürlerden gelen isimler ve kavramlar (hepsini tek tek araştırdım) şiirlerine evrensel bir boyut kazandırdığına inanıyorum. Nilgün Marmara bireysel acıyı anlatırken onu daha geniş bir insanlık deneyiminin parçası hâline getiriyor.
Dili oldukça özgün. Geleneksel anlatım yerine