Baştan söyleyeyim: Bu inceleme, "mutlaka okuyun" dediğim o coşkulu incelemelerden biri olmayacak. Aksine, ben bu kitabı pek sevmedim. Hatta dürüst olmam gerekirse, bittiğinde "Eee, bu muydu?" dedim.
Hadi gelin, kitabın adımlarıyla paralel bir şekilde, neden böyle hissettiğimi sizlere de anlatayım.
Kitap, Shakespeare’in (kitapta adı hiç geçmiyor ama biz biliyoruz ki o) oğlu Hamnet’in, ikizi Judith’in hastalığına çare aramak için evde koşturmasıyla başlıyor. Buradaki o telaş hissi aslında güzel verilmiş ama sorun şu ki; o telaş bir türlü genel bir tempoya dönüşmüyor.
Yazar, hikayeye Agnes (Shakespeare’in karısı) karakterini dahil ettiğinde beklentim çok yükselmişti. Agnes başta öyle bir anlatıldı ki; doğayla iç içe, şifacı, elinde kerkeneziyle (Doğan, Şahin türünden yırtıcı bir kuş) gezen, insanların geleceğini veya içini görebilen o gizemli, vahşi kadın... Tamam dedim, bu kadın hikayeyi alıp götürecek. Ama ne yazık ki Agnes, o müthiş girişten sonra giderek silikleşen, sadece yas tutan bir anne figürüne hapsolup kalan bir karaktere dönüştü. O ilk başta yaratılan "özel kadın" imajı, kitabın ilerleyen kısımlarında içi boş bir balona dönüştü benim için.
Kitabın ortalarına doğru, yazar bizi geçmişe götürüp Agnes ile kocasının nasıl tanıştığını, nasıl evlendiklerini anlatıyor. İşte burası benim için kitabın koptuğu yer oldu. Tempo o kadar ağır ki... Bir sayfa boyunca hatta bazen iki sayfa boyunca, bir elmanın kokusundan, bir kumaşın dokusundan ya da o anki hava durumundan bahsediliyor. Betimleme yapmak tabii ki iyidir ama hikayenin akışını durduracak kadar detay boğucu olabiliyor.
Sanki yazarımız, "Bakın ne kadar güzel cümleler kurabiliyorum," demek istemiş de hikaye anlatmayı biraz unutmuş gibi. Olay örgüsü ilerlemiyor, sürekli bir durağanlık hakim. Shakespeare’in