Sayfa sayısı az lakin bana göre yüzlerce sayfa sayısına bedel bu 94 sayfalık eseri yorumlamaya nerden, nasıl başlayacağıma bir türlü karar verememekle beraber beni son derece etkileyen giriş satırları ile başlamaya karar vermiş bulunmaktayım.
Çirkinim. Korkutan bir çirkinlik bu. Bana acı veren bu itirafla başlamak istiyorum öyküme.
Bu giriş satırlarını okuduğum vakit çok acı veren dramatik bir hayat hikayesi ile karşı karşıya kaldığımı hissettim. Tabi bir merak ile elimden bırakamadan ilerlemeye devam edince Şule Gürbüz'ün Kambur eseri ile benzeşen birçok durumlar gözümün önüne geldi. Yazarın kahramanı ile aynı acıları, aynı duyguları, aynı yalnızlığı, aynı dışlanmışlığı içim ezile ezile iliklerime kadar hissettim ve yaşadım.
Çok kez böyle olmamalı, insanoğlu böyle olamaz diye haykırma ihtiyacı duydum.
Cüce, kambur, tek gözlü bir insanın tüm olumsuzluklara tüm kötü yürekli insanlara rağmen iyi olma, insan olmak için verdiği mücadeleye, çektiği tüm varoluşsal sancılara tanıklık ettim.
Cehalet, önyargılar, tabular, batıl inançlar, kendimiz gibi görünmeyenlere, anomalili, fiziksel kusurları olanlara yapılan kötülükler... Ne kadar vakit geçerse geçsin, nesiller değişse bile değişmeyen, değiştirilemeyen bir sarmal. Fiziksel, dış görünümün güzelliği mi? yoksa kalp güzelliği mi? Birçok okur arkadaşın kalp güzelliği dediğini duyar gibiyim. Lakin bu kalp güzelliğini görmek için de insanları tanımaya şans vermek gerekir. Tek istediği anlaşılmak, birinin onu dinlemek isteyeceği umudu. Ne yazık ki kahramanımıza bu şans hiç verilmiyor.
Bir insanın çocukluğu, yetişkinken işlediği suçlarını açıklayabilir. İnsan yalnızca, çocukla açıklanabilir.
Kahramanımız ebeveynleri tarafından hiç sevilmeyen, doğar doğmaz sütanne, bakıcı bir kadına teslim edilen, evin bir bölümünde yıllarca