Toplumu küflenmiş geriliklere çeken bir zebaniydi. Belki şöyle düşünmek gerekirdi: "Bu adamlar bir adım ötelerini bile göremiyorlar, sadece kendileri var, sadece küçük çıkarları. Ne bir toplumun parçası olduğunu algılayabiliyor ne de bir düşünme ulamı var kafalarında; ruh da vicdan da oluşmamış onların içinde. Din de onlara bir ruh vermiyor. Çünkü edinilemez bir din, içsellikten uzak. Doğrusu budalanın budalası bunlar Bir sualtı canavarı bile değiller."
Yağmurlu bir akşamüstü, sokakta önüme bir taşı katmış umarsızca yürürken kulağıma gelen Neşet Ertaş'ın sesiyle birden durup kaldırıyorum başımı, yan tarafımda el emeği bir levhada "Hayat Meyhanesi" yazıyor. Sonra kapıdaki engin bıyıklı, içten gülüşlü, dost canlısı bir adam beni içeri buyur ediyor. Biliyorum ki içeride güzelliklerden bahsediliyor, bağlama çalınıyor ve halaylar çekiliyor gülümseyerek giriyorum o hâlde...
Ne demek ben Emrah Ateş okumadım:))
Bu denli çok ülke, bu denli çok insan, bu denli çok roman kahramanı tanımalı mıydım. En yakın dostlarım romanların kahramanları gerisindeki yazarlar mı olmalıydı.
Kitapta da yazdığı gibi. "Evet kitaplardan konuşuyorduk; sinemadan ve müzikten kendimi kaybederim bu konularda konuşurken. Beğendiğim şeyleri hiçbir sınırlama duymadan överim."
Dostluk mu desem kardeşlik mi aşk mı yoksa? Yanlış yaşadığımız bu kavramları gözüne sokuyor insanın Barış Bıçakçı. Okumaya değer bir kitap.