Öte yandan, yaşarken hayatı sevdiğimden de haberim yoktu. Bir ayağımın çukurda olduğunu öğrenince anladım, meğer seviyormuşum. Ya da ne bileyim, biraz
daha vaktim olsaymış sevecekmişim. Hani sanki tam ben sevecek gibi olmuşum da öleceğim tutmuş. Takdiri ilahi!
Örneğin Kant'ın kuramı görevler arasındaki çatışmaların üstesinden
kolaylıkla gelemez. Sözgelimi, her zaman doğruyu söylemek ve aynı zamanda, arkadaşlarımı korumak gibi iki farklı görevim söz konusu olduğunda ve de bu iki görev birbirleriyle çeliştiği takdirde Kant'ın kuramı ne yapmam gerektiği konusunda bana hiçbir şekilde yol göstermez. Keza elinde bir balta tutan çıldırmış bir adam bana arkadaşlarımın nerede olduğunu sorarsa, ilk eğilimim ona bir yalan söylemek olacaktır. Doğruyu söylemek arkadaşlarımı koruma görevini ihlal etmem anlamına gelecektir. Fakat diğer taraftan da, Kant'a göre,
böylesi özel bir durumda bile yalan söylemek, ahlak dışı bir eylem olacaktır:
Dolayısıyla Kant için bir eylemin gerekçesi, eylemin kendisinden ve onun
sonuçlarından çok daha fazla önemlidir. Ona göre birinin ahlaki bir eylemde
bulunup bulunmadığını bilebilmek için, eylemi gerçekleştirenin niyetini bilmek gerekir. Bu durumda Merhametli İnsanın yardıma muhtaç birine yardım edip
etmediğini bilmek yeterli değildir. Bu merhamet sahibi insan, eylemini kendi-
çıkarı için yerine getiriyor olabilir ya da eylemi yerine getirmek uğruna çektiği
zorlukların ardından bir mükafat bekliyor olabilir.
Birçok insan, Tanrı'nın var olmaması durumunda ahlak diye bir şeyden söz
edilemeyeceğini düşünür: Rus roman yazarı Dostoyevski'nin söylediği gibi "Tanrı yoksa o halde her şey mubahtır."