Bir gün, Bergotte’un bir kitabında, yaşlı bir hizmetçiyle ilgili olarak, yazarın o muhteşem, tumturaklı dilinin daha da alaylı kıldığı, ama benim Françoise’den bahsederken büyükanneme sık sık yaptığım bir esprinin aynısına rastladım; bir başka seferinde, gerçeğin birer aynası olan eserlerinin birine benim ahbabımız M. Legrandin’e ilişkin yorumlarıma benzer bir yorumu dahil etmekten çekinmediğini gördüm. Birdenbire, benim mütevazi hayatımla gerçekler aleminin zannettiğim kadar birbirinden ayrı olmadıklarını, hatta bazı noktalarda kesiştiklerini düşündüm ve duyduğum güvenle, mutlulukla, neden sonra kavuşturulan bir babanın kollarında ağlarcasına, Bergotte’un sayfalarının üzerine gözyaşlarıma akıttım.
Romancı bizi bir kez bu duruma soktuktan sonra, yani bütün duyguların tamamen içsel durumlardaki gibi on kat arttığı, kitabının bize bir rüya misali, ama uyurken gördüklerimizden daha açık seçik, hatırası daha uzun sürecek bir rüya misali allak bullak edeceği bir duruma soktuktan sonra, bir saat boyunca, gerçek hayatta sadece birkaçının yaşanması bile yıllar sürecek ve en yoğun olanları, meydana gelişlerindeki yavaşlıktan ötürü algılanamayacak, dolayısıyla da asla görünürlük kazanamayacak, olası bütün mutluluklari ve talihsizlikleri peşpeşe yaşatır bize.
Geçmişimiz için de aynı şey geçerlidir. Geçmişi hatırlama gayretimiz nafile, zihnimizin çabaları boşunadır. Geçmiş zihnin hakimiyet alanının, kavrayış gücünün dışında bir yerde, hiç ihtimal vermediğimiz bir nesnenin (bu nesnenin bize yaşatacağı duygunun) içinde gizlidir. Bu nesneye ölmeden önce rastlayıp rastlamamak ise tesadüfe bağlıdır.