Yerçekimi sadece fiziksel bir kuvvet değildir; o, seni toprağa, mezara ve yataylığa çekmek isteyen ölümün sürekli davetidir. Bütün gün omuzlarının çökmesi, başının öne eğilmesi, yığılıp kalma isteğin... Bunlar yerçekiminin (dünyanın) "gel, benimle bir ol, çürü ve toprağa karış" fısıltısıdır. Hayat (Canlılık) ise, yerçekimine karşı bir isyandır. Bir bitkinin toprağı yarıp güneşe uzanması, bir bebeğin emeklemekten vazgeçip iki ayağı üzerine kalkması... Hepsi yerçekimine meydan okumadır. Senin duruşun (Postürün), hayata karşı tavrındır. Omuzların düşük, başın önde yürüyorsan, yerçekimine (kaderine) teslim olmuşsun demektir. Ama omurganı dikleştirdiğin, çeneni yukarı kaldırdığın an, sadece bedenini değil, ruhunu da dikleştirirsin. Jordan Peterson'ın dediği gibi "Istakozlar bile dik durduğunda serotonin salgılar." Dik durmak, "Ben buradayım, yaşıyorum ve beni aşağı çeken bu devasa gezegene rağmen ayaktayım" demektir. Çökme. Yığılma. Mezar taşı gibi değil, bir anıt gibi dik dur; çünkü yerçekimi sabırlıdır, eninde sonunda kazanacak ama o gün gelene kadar ona diren.