Murat BOLAT

Murat BOLAT
@mbolat07
Memento Vivere Serendipity instagram.com/m_bolat0
Yüksek Lisans
Mersin
Mersin, 5 Temmuz
135 okur puanı
Mayıs 2021 tarihinde katıldı
Yabancılaşma, ince bir sis gibi çöker bazen hayatın üzerine. Önce fark etmezsin. Sonra bir huzursuzluk, bir garipseme. Sonra o büyük boşluk. Sanki hiçbir yere ait değilsin. Ne geçmişin seni çağırıyor, ne gelecek seni bekliyor. Şimdiki zamanda asılı kalmış gibi hissedersin, ama o da gerçek gelmez. İnsanlar konuşur, sen dinlersin. Ama dilleri başka, kelimeleri başka. Sanki herkes aynı oyunun farklı versiyonunu oynuyor. Sen de oynuyorsun, ama kurallarını bilmiyorsun artık. Aslında yabancılaşma, büyümenin acısıdır. Eski ben öldüğünde, yeni ben henüz doğmamışken yaşanır. Arada kalan o sessiz, belirsiz, tanımsız andır. Ne önceki halin seni mutlu ediyor ne de henüz olmadığın halini biliyorsun. Öyle işte. Bazen hayat böyle durur. Tanıdık her şey uzaklaşır, yakın her şey tanıdık gelmez. Ve sen, bu garip sessizlikte kendini yeniden inşa etmek zorunda kalırsın. Belki de yabancılaşma, yeniden doğmanın öncesinde yaşanan küçük ölümdür.
Duygu ve Düşünce
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
Alıp başını gitme isteği, kendinden kaçma isteği değildir. Daha temiz, daha duru, daha berrak sularda yüzme isteğidir. İçinde bulunduğumuz, kirlenmiş ve artık bize berbat hissettiren sudan kaçma isteğidir. Ancak toplum, her kaçış isteğini zayıflık olarak etiketler, her yeni başlangıç arayışını sorumsuzluk diye damgalar. Oysa gerçek, bunun tam tersidir. Alıp başını gitme isteği, aslında kişinin kendine dönüş arzusu, otantik yaşam arayışı ve ruhun arınma özlemidir. Temiz havaya, berrak sulara, net ilişkilere, dürüst yaşamlara olan özleminiz, ruhunuzun sağlıklı olduğunun kanıtıdır. Bu istek, kendinden kaçma değil, kendine koşmadır. Sahte benlikten gerçek benliğe, yapay yaşamdan doğal yaşama, zoraki mutluluktan içten huzura koşmaktır. Bazen en cesurca hareket, bulunduğun yeri terk edip, kendi renginde bir yaşam inşa etmektir.
Hayata Dair
Geçmişinizde mutlaka, tanıştığınız halde “olmaz” dediğiniz, aslında size iyi gelebilecek ama kafanızdaki idealizasyona uymadığı için reddettiğiniz insanlar olmuştur. Belki çocukluktan taşıdığınız uyum bozucu şemalar, belki bağlanma problemleriniz, belki de “tamlık illüzyonu” dediğimiz, hep daha iyisi var sanrısı… Nice sebeple, aslında sizinle sağlıklı ve mutlu bir ilişki kurabilecek birini kendi zihninizde “uygun” bulmadınız. Kimi zaman bilişsel çarpıtmalarınız, kimi zaman ilkel savunma mekanizmalarınız, sizi doğru insandan ve sağlıklı ilişkilerden uzaklaştırarak, yanlış insanlarda “doğruyu” aramaya itti. Bazen o insanı küçümsediniz, bazen “benim tarzım değil” dediniz, bazen de nedenini bile bilmeden mesafe koydunuz. Oysa belki de gerçek huzur, tam karşınızdaydı. Ama siz onu göremediniz; çünkü zihniniz “sürekli eksik bir şey var” diyen eski kayıtların etkisi altındaydı. Sonra hayat sizi daha zorlu ilişkilerle, daha yoğun travmalarla yüzleştirdi. O yaşadıklarınız aslında kendi yanlış idealizasyonunuzun size nasıl oyun oynadığını gösterdi. Zihninizin sizi nasıl manipüle ettiğini, doğru insanın aslında sandığınız kalıba değil, ihtiyaç duyduğunuz şefkate sığdığını sonradan fark ettiniz. Ama o fark ediş genellikle acıyla gelir. Doğru insanları harcayıp, yanlış insanların sağlıksız ilişkilerin travmalarında boğularak öğreniriz bunu. Ve bu insanın en trajik kaderidir: “Doğruyu” ancak yanlışı yaşarken tanımak… Size aslında hediye olarak bir Mercedes verilmiştir.
Hayata Dair
“Artık Kimseyi Tanımak İstemiyoruz” Bu çağda yeni biriyle tanışmak, yeni bir sahteyle replikayla tanışmak gibi... Göz teması yok, kalp teması yok sadece iyi kurgulanmış “ben” hikâyeleri var. Ve o hikâyelerin hiçbirinde, gerçek bir insan yok. Güvenli bağlanan ve sevme kapasitesine sahip öz saygısı olan sağlıklı insanlar bu oyunu çoktan bıraktı. Çünkü her “merhaba”, bir manipülasyonun önsözüne dönüşmüş durumda. Artık herkes birbirini tanımıyor; sadece birbirinin içsel boşluğunu doldurmaya çalışıyor. Birisi birini sevdiği için değil, kendini bir süreliğine unutabildiği için yanında duruyor. Bu çağda özsaygısı olan birinin yeni biriyle tanışma motivasyonu tamamen bitti. Bu insanlar ilişkilere değil, artık tamamen bireysel yalnızlığına duygusal yatırım yapıyor. Çünkü yalnızlık artık daha güvenli bir yer; kimse seni “yedek” yapamıyor, kimse içini kemirip üstüne “iyi niyet” etiketini yapıştırmıyor. Yalnızken en azından bir yalanla uğraşmıyorsun. Birini sevmek, “bende kal” demek yerine “beni terk etme” korkusunu saklamanın rafine hali oldu. Herkes bağ kurmaktan değil, ansızın terk edilmekten korkuyor. Artık kimse yeni biriyle tanışmak istemiyor çünkü: her yeni tanışma, yeni bir sınır ihlali, yeni bir test, yeni bir araçsallaştırma, yeni bir tüketim... Birinin travmasını anlamaya çalışırken adeta kendi sinir sistemin çöküyor. Birinin “ben böyleyim” cümlesinin ardında, yılların duygusal istismarı yatıyor.
Hayata Dair
İnsanlarda uzun zamandır tanımlayamadığımız bir hâl var; ne tam yas, ne tam öfke, ne de umut. Sanki ülkece aynı gri tonunda sıkışıp kaldık. Kimse tam olarak nedenini bilmiyor ama herkes neredeyse aynı cümleyi kuruyor: “Artık Eskisi gibi hissedemiyorum.” Bu sadece bireysel bir tükenmişlik değil; toplumsal bir duygulanım biçimi. Bir tür “kolektif uyuşma”. Çünkü artık hissetmek bile bir lüks haline geldi. Bir sistem, fark ettirmeden bize “nasıl hissedeceğimizi” öğretti. Üzülmemiz gereken şeyler sınırlandı, sevinmemiz gerekenler önceden belirlendi. Böylece öfke yönsüzleşti, yas kişisel bir meseleye dönüştü, toplumsal dayanışma yerini tamamen kayıtsızlığa bıraktı. Toplumsal düzen artık sadece ekonomik ya da politik araçlarla değil, duyguların yönetimiyle ayakta duruyor. İnsanlar susmuyor ama hissizleşiyor. Tepki vermiyor çünkü hiçbir tepkinin işe yaramayacağına ikna edilmiş durumda. Herkes bir şeylerin yanlış olduğunu hissediyor ama tarif edemiyor. Sanki içimizde ortak bir ağrı var, ama kimse neresinin acıdığını söyleyemiyor. Oysa bir toplumun yeniden uyanışı, sadece fikirlerle değil, duygularla olur. Bir ülke, hissetme yetisini kaybettiğinde, önce insan sıcaklığını, sonra vicdanını yitirir. Ve biz şu an, tam da o sınırdayız: konuşan ama hissetmeyen, yaşayan ama tat almayan bir toplum… Belki de yeniden başlamak, yeniden hissetmeyi öğrenmekle mümkün olacak.
Duygu ve Düşünce