İnsanlarda uzun zamandır tanımlayamadığımız bir hâl var;
ne tam yas, ne tam öfke, ne de umut.
Sanki ülkece aynı gri tonunda sıkışıp kaldık.
Kimse tam olarak nedenini bilmiyor ama herkes neredeyse aynı cümleyi kuruyor:
“Artık Eskisi gibi hissedemiyorum.”
Bu sadece bireysel bir tükenmişlik değil; toplumsal bir duygulanım biçimi.
Bir tür “kolektif uyuşma”.
Çünkü artık hissetmek bile bir lüks haline geldi. Bir sistem, fark ettirmeden bize “nasıl hissedeceğimizi” öğretti.
Üzülmemiz gereken şeyler sınırlandı, sevinmemiz gerekenler önceden belirlendi.
Böylece öfke yönsüzleşti, yas kişisel bir meseleye dönüştü, toplumsal dayanışma yerini tamamen kayıtsızlığa bıraktı.
Toplumsal düzen artık sadece ekonomik ya da politik araçlarla değil, duyguların yönetimiyle ayakta duruyor.
İnsanlar susmuyor ama hissizleşiyor.
Tepki vermiyor çünkü hiçbir tepkinin işe yaramayacağına ikna edilmiş durumda.
Herkes bir şeylerin yanlış olduğunu hissediyor ama tarif edemiyor.
Sanki içimizde ortak bir ağrı var,
ama kimse neresinin acıdığını söyleyemiyor.
Oysa bir toplumun yeniden uyanışı,
sadece fikirlerle değil, duygularla olur.
Bir ülke, hissetme yetisini kaybettiğinde,
önce insan sıcaklığını, sonra vicdanını yitirir.
Ve biz şu an, tam da o sınırdayız:
konuşan ama hissetmeyen, yaşayan ama tat almayan bir toplum…
Belki de yeniden başlamak, yeniden hissetmeyi öğrenmekle mümkün olacak.