Şehir bir hastalık, bir cüzam, diye devam etti diğeri, soruyu duymamış gibi. Pis kokusunu, kirliliğini, kötülüğünü bize bulaştırdı... Asfalta, egzoz gazına, aşınmış araba lastiğine dönüşüyoruz.
İnsan ruhu, dayanıklılığının sınanmasıyla tabaklanan bir deri değildi. Duyarlı, nazik, içli bir zardı. Bir şok anında yaralanır, örselenir ve bunun izlerini hep taşırdı.
Bu durumda acı, hastalığa dönüşürdü. Kendi yaşam biçimiyle. Solumasıyla. İniş çıkışlarıyla. Her seferinde daha tehlikeli bir biçimde, hiçbir belirti vermeden depreşir, kendinden beslenirdi.
XX. yüzyıl kuşağı, Nietzsche'nin Tan Kızıllığı adlı kitabındaki vecizesini, bir beylik sözü olarak yıpranana kadar yinelemişti: "Beni öldürmeyen her şey beni daha güçlü kılar." Bu bir aptallıktı. En azından herkesin kullandığı çağdaş anlamı içinde. Her gün yaşanan acı insanı dayanıklı hale getirmezdi. Yıpratırdı. Kırılganlaştırırdı. Zayıflatırdı.