Demokrasi formülü şudur: sabırla karşılıklı görüşme ve
uzlaşma. Burada kaybolan şey proleteryanın konumudur,
yani Dışlanmışın içinde cisimlenmiş evrenselliğin konumu.
Bu yüzden “özgür seçimlerde” hep minimal bir kibarlık
özelliği vardır: iktidardakiler kibarca aslında iktidara
sahip değillermiş gibi yapar ve bize iktidarı özgürce
onlara vermek isteyip istemediğimizi sorarlar - reddedilmek üzere yapılmış bir jestin mantığıyla aynı şekilde.
Demokrasiler böyle işler - bizim rızamızla: Lippman’ın
söylediği şeyin gizemli bir yanı yok, apaçık bir gerçek;
asıl gizem, bizim bunu bile bile oyunu oynuyor olmamız.
Sanki özgürmüşüz ve özgürce karar veriyormuşuz gibi
davranıyoruz, sessizce (ifade özgürlüğümüzün biçimine
kaydedilmiş olan) görünmez bir emrin bize ne
yapacağımızı ve ne düşüneceğimizi söylemesini kabul
etmekle kalmıyor, hatta bunu talep ediyoruz.
Günümüzde, başlıca sömürü biçimi bilgi
sömürüsüdür falan filan - eski Solun dikkate almayı reddettiği birtakım yeni “postmodern” toplumsal gelişmeler
var, ve kendini yenilemek için, Solun yapması gereken...
Deleuze ve Negri okuyup göçebe direniş başlatmak,
hegemonya kuramını izlemek falan filan. Peki ya sorunun bu tanımlanma tarzı sorunun bir parçasıysa? O büyük kurumsallaşmış Sol (Üçüncü Yolcu sosyal
demokratlar, sendikalar vb.) bu dersi ısrarla almıyorsa,
sorun onun “postmodern” eleştirmenlerinde (de) olmalı.