Beni kollarıyla sardı. Büzüldüm, başımı çenesinin altına soktum. Kanat altına giren kuş yavrusu gibi Kalbinin tıktık.. tıktık.. diye attığını duydum. Çarpan bir kalbi duymanın nasıl da iyileştirici bir şey olduğunu düşündüm.
Nasıl yapabiliyor? Yapıyor işte. Olmamış gibi yapabilenlerin dünyası bu, benim değil. Ben yapamıyorum. Ben sosyal bukalemun olamıyorum. Bulunduğum kabın şeklini, bindiğim dalın rengini alamıyorum. Yetmezmiş gibi ışıldıyorum bir de, iyi mi?
Ruhla bedenin birbirinden ayrılması için ille ölmek gerekmez. İnsan yaşarken de ruhuyla bedeni birbirinden ayrılabilir(...)Nasıl olduğunu bilmiyorum. Ama oluyor.
Bir şey oluyor. Ruhla beden birbirinden ayrılıyor. İnsan ölü gibi oluyor, ama ölü değil.
Defnettiğimiz insanlar vardır ama dahası yüreğimizi kefen gibi saran, anısı her gün çarpıntılarımıza karışan sevdiğimiz insanları da toprağa veririz; onları her solukta düşünürüz, içimizde aşka özgü, hoş bir ruh göçü yasasıyla yer ederler. Ruhumda bir
ruh var; bir iyilik yaptığımda, güzel bir söz söylediğimde ruh da konuşur, kımldar; içimde var olabilecek bütün iyilikler, tıpkı havaya güzel kokularını saçan bir ZAMBAK gibi mezardan yayılır.