aramızdaki gergedanlar, gergedanlaşan insanlar, insanlaşan gergedanlar, içimdeki gergedan, sen gergedan, ben gergedan... mine söğütü bazen tam olarak anlamıyorsunuz ama her cümlesini hissediyorsunuz. ve ben bunun ne kadar değerli olduğunu, kendisiyle tanıştığım madam arthur beyin tuhaf hikayesi kitabında anlamıştım. kendisinin sert ve vurucu dili, oluşturduğu çok katmanlı atmosfer, yüzeyde absürt fakat çok derin kişisel ve toplumsal altmetinli öyküleriyle bu kitabında da beni kendine hayran bıraktı. kitapta olay örgüsü bakımından birbirinden bağımsız fakat tematik açıdan bütün oluşturan birçok öykü okuyoruz. her öyküde kendinizden, çevrenizden bir şeyler; gergedanlar buluyorsunuz. kitapta çoğunlukla toplumun dışına itilip iç kabuğuna sıkışmış insanlar resmediliyor. fakat mine söğüt bunu doğrudan değil, simgelerle yapıyor. onun metinlerinde bir simgeyi birçok farklı şekilde okumak mümkün. kitaptaki her öykünün ortak ve aynı zamanda ayrıştırıcı noktası da gergedan simgesinin farklı anlamlara geleb şekillerde bir metafor olarak sunulması. bazı öykülerde gergedan yalnızlaşma ve soyutlanmayı temsil ederken bazı öykülerindeyse ilkel gücün sembolü olarak kodlanan gergedan, içimizdeki öfkeyi, nefreti, ve dürtülerimizi bastıramamyı ifade ediyor.
kitaba dair en sevdiğim öykülerden biriyle incelememi bitirmek isterim. "üçlü kanepe" etkilendiğim ve üzerine uzunca düşündüğüm bir öykü oldu. kitabın en sessiz ama en derin karakteri bence bu öyküdeki anne figürüydü. anneye ne kızabiliyor, ne de hak verebiliyorsunuz ama bir noktada, nasıl olduğunu ve hangi duygularla eşleştirdiğimi hâlâ anlamlandıramadığım halde bir duygudaşlık yaşadığınızı hissedip onu anlıyorsunuz. kadın olmakla sessiz kalmak arasında kurulan ve bizlere her alanda dayatılan bu bağın yükünü en çok bu öyküde