Geçen ay okuduğum o bireysel aşk hikâyelerinden çıkıp koca bir halkın kaderine, inancına ve tarihsel trajedisine odaklanmak bana çok iyi geldi. Çok saygı duyduğum, harika bir kitaptı. Ölmeden önce kesinlikle okunmalı diyorum.
Zweig o "vatansızlık" ve "aidiyet" temasını o kadar derinden işlemişti, öyle güzel tasvir etmişti ki; Bizans’ın karanlık dehlizlerindeki yolcuğa, Roma’nın yağmalandığı, kutsal emanetlerin elden ele geçtiği, epik ve hüzünlü bir tarihe ben de ışınlandım sanki. O uzun gece yürüyüşüne Benjamin ile beraber ben de çıktım sanki. O görevi tamamlayana kadar yaşananları okumadım, izledim sanki.
Sayfa 13’te bir bölüm vardı. “Tanrı Şamdanın(Menora) neden değerli olmasını istemiştir?” diye sorguluyordu bir adam. Sonra kendi kendine cevap veriyordu. “Basit bir madenden yapılmış olsa haydutlar kırar eritirdi. Oysa değerli olduğu için kırıp dökmeden dikkatle muhafaza ediyorlar.”
*SPOİLİ KISIM*
Kitabın sonunda ise o şamdanın birebir aynısını bir kuyumcu yapıyor ve uzaklara gönderiyor. Ama yıllar sonra bu sefer de o insan yapımı şamdanı ele geçiriyorlar. Ve bu kez onu saklamıyorlar, kırıp parçalıyorlar. İşte kitabın en vurucu kısımlarından biri bu detaydı bence.
İnsanlar kutsallığa saygı duymasa bile, altının değerine saygı duyarlar. Şamdanın altın olması, barbarların bile ona dikkatle dokunmasını sağlıyordu. Finaldeki o ters köşe ise tam bir trajediydi. Kuyumcunun yaptığı o birebir aynı şamdan, aslında inancın bir kopyası gibi. Ama o sahte şamdanın parçalanmasıyla, Zweig’ın bize şunu diyordu: Ruhu olmayan madde, ne kadar değerli görünürse görünsün, parçalanmaya mahkumdur.
Gerçek Menora (Şamdan) gizli kalırken, onun taklidinin yerle bir edilmesi; tarihin, krallıkların ve insan yapımı her şeyin geçiciliğini simgeliyor. Gerçek olan gömülü olandır, yani kalpteki