Bilimkurgu türünün öncülerinden ve başarılı yazarlarından H.G Wells'in okuduğum ilk kitabı oldu. Kitap hakkında biraz araştırma yaptığımda, bilimsel gerekçelere dayandırılarak zaman yolculuğundan bahseden ilk eser olduğunu öğrendim. Şaşırmadan edemedim. Çünkü, bir solukta bitirdiğim bir kitap oldu. Anlatılanlar karmaşıklıktan uzak, herkesin anlayacağı bir dildeydi. Kitapta toplum dediğimiz şey, insandışılaşmış iki ayrı ırktı. Bir yanda gündüzleri ortaya çıkan, gülüp eğlenip dans eden Eloi'lar, diğer tarafta ise vahşi ve tüyler ürpertici Morlock'lar. Zaman Yolcusu, -karakterimizin adı kitapta geçmiyor olsa da 60larda çekilen filminde yazarın adı kullanılmış- uzun zamandır uğraştığı icadı, zaman makinesini, bitirmesiyle bir yolculuğa çıkar ve çok uzak bir geleceğe gider. Orada, insanların ve doğanın şaşırtıcı evrimine şahit olur. Okurken hayatın ironikliğine gülmeden edemedim. Mesela, insanların geleceği düşünmeden, doğayı korumadan, insanlığı korumadan, her şeyi yakıp yıkarak, makineleşmeyi arttırarak, teknolojiyi bilinçsiz kullanarak yine de güzel bir geleceğe sahip olacaklarına inanmaları ve bunu daha on dokuzuncu yüzyılda, yazdığı yüz sayfalık eserle çürüten Wells'in o zamandan bu yana geleceğe dair var olan ileri görüşlülüğü. Gelecek dendiğinde her şeyin güzel, rahat ve kolay olacağı algısı var. Bu, koca bir yanılgıdan ibaret. 1984'ün tele-ekranları, Büyük Birader'i, Düşünce Polisi ne kadar gerçek hissettirdiyse, düşünme kabiliyetini kaybetmiş, hiçbir şeyi umursamayan, dans edip eğlenmekten başka bir amacı olmayan Elio'lar ve saldırganlıklarıyla, iğrençlikleriyle, yer altına hapsolmuş Morlock'lar da bir o kadar gerçek hissettirdi. Savaşın, ayrıştırmaların, bilinçsizliğin biteceğine dair umutlarımız günümüzde bile bunun ne kadar imkansız olduğunu gösteriyor. Ben de