Haşim'in okuduğum ikinci denemesi ile konudan konuya, yaşadığı zamandan daha gerisine; kimi zamansa şimdiye atlıyoruz. Neredeyse her konuda bir fikri, hissi bulunan yazarımız eleştirdiği konularda kanıtlama yoluna yine kendi üslubu ve edindiği izlenimlerle gidiyor.
Gariban Leylekler Evi'nde edindiğim hayranlığın bir kısmı bu kitabında azalmış durumda çünkü delillerini insan doğasına bakarak okura aktarmayı tercih ediyor. Bu tercih, düşüncelerini anlamam için fazlasıyla yetersiz kalıyor. Üzerine daha detaylı söyleyebileceği şeyler varken yaptığı kimi benzetmeler düşünceyi amacından saptırıp başka bir yola sokuyor, denemenin sonunu ise başında savunduğu düşüncesine değinip bitiriyor. Bu tekniği kendine has anlatımına gölge düşürmese de kitabını sıkıcı hale getirmekten kurtaramıyor.
Aklımı bulandıran asıl mesele, dönemin kadınlarını moda, makyaj, hal ve tavırları açısından diğer kitabına nazaran daha sert değerlendirmesi oldu. Özellikle bir bölümünde kadınların yalnızca 'konuşmamak ve yılışık olmamamak' düsturu ile hareket etmesini pek aydın bir fikir olarak karşılayamadım. Bunu zamanında sevdiği bir kadından karşılık alamayarak mı yoksa içinde büyüdüğü insanların onu bu düşüncelere sevk etmesinden mi yapıyor bilemeyiz fakat yaptığı ağır ithamların altında, yaşanan küçük veya büyük birtakım tatsızlıkların yattığı belli. Sebep her ne olursa olsun, herhangi bir yazarın kadın erkek eleştirileri üzerinde bu tür genellemeler yapabilmesini fazlasıyla gülünç buluyorum. Yaşanmışlıklar bizi herhangi bir cinsiyet üzerine bu kadar düşman kılmamalı diye düşünüyorum.
Kitabın son bölümünü yaşadığı dönemin Paris'i hakkında izlenimlerini, cadde ve sokaklarını, yemek ve içki kültürünü, belirtmese eksik kalırdı diye düşündüğüm kadınlarına dair notlarla bitiriyor Haşim. Kendine ait
London, tarihin en karanlık dönemlerinden şu ana getiriyor okuru. Bunu yaparken sahip olduğu bilgi birikimiyle beni ne kadar şaşırttığını kelimelerle ifade edemiyorum. Roman veya öykülerini kısaca incelerken gözümü korkutan, acaba okurken zorlanır mıyım hissiyle baş ederken, kitaba başladığımda son derece akıcı, bilgi yüklü ve ve rahat bir iç huzurla romanı sonlandırdığımı fark ediyorum. Sanki cümleler yalnızca ona aitmiş ve onlara istediği şekli verirmiş gibi müthiş bir rahatlıkla kullanıyor kalemini. Adem'den Önce romanı da aynı hisle başladığım ve bambaşka hislerle bitirdiğim bir kitap oldu.
İnsanın ilk atalarına dair bilgi birikimi her geçen gün artmakta ve London'ın döneminde edindiği bilgiler şu ana kıyasla bir hayli yetersiz. Ancak o bu duruma karşı geniş hayal gücünü ve sahip olduğu bilgilerle toplayarak bizlere Adem'den Önce'yi veriyor. Buna değinirken insan doğasının yaşama, doğayı kendi ihtiyaçları için şekillendirme ve öldürme içgüdüsüne dayanarak yapıyor. Temelde baktığımızda canımızı yakan bir duruma karşı pek çoğumuzun yapacağı şey, o zarara karşı bir savunma mekanizması geliştirmektir. Günümüzde devletler bunu biyolojik silahlar, emniyet kuruluşları vb. ile hallederken bireysel silahlandırma da kişinin kendini ve çevresini koruması için edindiği bir tedbir olarak karşımıza çıkıyor. Peki atalarımız bunların hiçbirine sahip değilken, daha konuşma yetileri bile gelişmemişken yüzyıllar sonrasına ne kadarını aktarabildi? Şu anda bir nesneyi tutuyor oluşum, bir nesne üzerine kelimelerle kendimi ifade şeklim, yüzyıllar öncesinden gelen bir gereksinim olarak ne kadar benzer? Bu gibi binlerce ihtiyacımız, basit bedensel ve şekilsel hareketlerimiz üzerine düşününce derinlerde yatan daha farklı, anlatılması daha karmaşık olan durumlar ortaya çıkıyor. London, bu