Merve Aras

Merve Aras
@mervaras
3 okur puanı
Haziran 2021 tarihinde katıldı
Çağdaş dünyada bugün Müslümanlar için topraklarını savunmaktan evvel, İslam'ın değerlerini savunmak giderek daha önemli hale gelmektedir. Toprağı muhafaza ya da müdafaa etmek kolay, ama değerlerin muhafazası o kadar kolay değil. Çünkü çağdaş felsefe, küresel kültür ve onun taşıyıcısı iletişim araçları, İslam'a ait değerleri ait oldukları hakikatten bağımsızlaşarak farklı anlamlar yüklenmesi için kendilerini muhkem tutmalarını sağlayan bütün bağlarından koparmaya çalışmakta ve böylece taşıdıkları anlamın içini boşaltarak kurucu olmaktan çıkarmaktadır. Bu sebeple kanaatime göre günümüz Ortadoğu coğrafyasında cereyan eden esas mesele haddizatında bir işgal değil, Müslümanlara ait İslam'ın değer hükümlerinin/sisteminin iletişim bombardımanıyla, olmaz ise askeri müdahale yoluyla 'yapı-bozuma' uğratarak, Müslüman toplulukların bütün altyapısının, dayanak noktalarının küresel politik kültür ve sistemle uyumlu hale getirilmesidir. İslam'ın değerleri küresellik şartları içinde çatışma yaratan ayna olarak görülüyor. Bu çatışmanın uyuma dönüştürülmesi gerekiyor. Bence bu bir razı edilme/olma sürecidir.
Sayfa 282
Reklam
Günümüz postmodern demokratik toplum tasarımının merkezinde "uyum" ve "melezleşme" yer alıyor. Böyle bir ilişkide genellikle istenen taraf Müslümanlar olduğu için, Müslümanlardan hoşgörülü/toleranslı olmalarını talep edenler, acaba bununla Müslümanlardan ne istemekteler? Talep edenlerin taşıdıkları murada baktığımızda istenen, Müslümanların doğru ve değişmez kabul ettikleri ne varsa onları az da olsa "esnetmeleridir", daha doğrusu Müslümanlardan elleriyle, dilleriyle müdahale etmeleri değil, sadece kalpleriyle "buğz" etmeleri istenmektedir. Açıkçası İslam'ın haram saydığı her şeyin ve her fiilin kamusal alanda meşruiyet kazanması beklenmektedir. Sonra da Müslümanlardan "birkaç camiyle birkaç tesettürlüye bakarak" bu kamusal alan aynı zamanda bizimdir" deyip, bugün olduğu gibi orayı "tepe tepe kullanmaları" isteniyor. Fakat bu yasakları Müslümanlar kendileri koymadıklarına göre, istenen nedir; istenen İslam'ın koyduğu yasakların Müslümanların eliyle yasak olmaktan çıkartılmasıdır. Başkası yaparsa olmaz mı? Hayır, bu baskıcılık olur ve meşruiyet bulmaz. Eğer, Müslümanlar eliyle kalkarsa böylece Müslüman muhayyile bunları bir "antagonizma (uzlaşmaz zıtlık)" şeklinde algılama kabiliyetini terk etmiş olacaktır. Ne var ki bunlara muhalefet etmenin Müslüman için aynı zamanda bir iman meselesi olduğu, dolayısıyla bu isteğin Müslümanların kimliklerinden vazgeçmek anlamına geldiği unutulmaktadır.
Sayfa 92
Bugünkü düşünce hayatımıza egemen olan, hiçbir şeyin birbirine olan üstünlüğünün tartışılamayacağı ilkesidir. Kendisiyle beraber ister istemez sözünü ettiğiniz "kültürel çeşitliliğe saygıyı" beraberinde getiriyor. Bu ilkeye göre hiçbir toplum, kültür, kimlik ve din birbiri karşısında üstünlük iddiasında bulunamazlar. Çünkü ortada bir nesnel temel artık bulunmamaktadır. Dolayısıyla bu üstünlüğün ortadan kalkışıyla gelen eşitleştirme, aynı zamanda her şeyin kendine ait değişmez bir temelinin olmadığı, tersine izafi bir temele dayandığı kabulüne dayanıyor. Bu yeni durumun öngördüğü toplumsal ilişkilerin tanzimi için tolerans, düzenleyici ve çatışma istidadı gösteren -antagonizmayı- yumuşatma ve dönüştürmede önemli bir role sahiptir. Bu ilişkilerdeki ve değerlerdeki melezleşme onun aracılığıyla olacak. Yani karşılıklı tavizlerle bu mutabakatı doğuracaktır.
Sayfa 84
Çağdaş Müslüman, hemen hepsi zihninde taşıdığı İslami ilkelerin tümüyle anti tezi olan, bu dünya görüşüne tamamen zıt modern Batı Medeniyeti'nin temel varsayımlarını; ya insanı Semavi olana isyan içinde bir yaratık ya da bütün olarak insanlığı, insanın gerçek doğasına yakışan hiçbir onurunun bulunmadığı bir karınca güruhu olarak kabul etmeye dayalı bir yığın felsefe görmektedir. Evren'i tek bir gerçeklik düzeyine-madde ve enerjiden oluşan zaman mekan bileşimine- indirgenmiş ve tüm yüce varlık düzeylerini, kocakarı masallarına ya da -en iyimser düşünceyle-bilinçsizlikler toplamından alınmış imajlar derekesine düşürülmüş görmektedir. İnsanın gücüne, artık Allah'ın halifesi olarak değil; kulluğu pahasına kendi ben'inin, ya da dünyevi bir güç veya topluluğun halifesi olarak değerlendirmeye dayalı yeryüzünde bir hükümdar gözüyle bakmaktadır. İnsanın İlahi yapıdaki doğasının, ya kötürüm edilmiş ya da tümüyle yok sayılmış olduğunu görmektedir. Okuduğu Batılı filozoflar ve bilim adamlarının hepsinin sembolik doğa kavramına karşı çıktığını; bu kavramı 'totemistik', 'animistik' veya çoğunlukla alçaltıcı çağrışımlarla yüklü aynı türden bir başka terimle ifade ederek nasıl küçük düşürdüklerini görmektedir. Doğadaki fenomenleri Allah'ın ayetleri olarak görmekten kaba gerçekler olarak görmeye atlamakta, aslında doğayı, modern insanın karşılığını son derece pahalı ödemeye başladığı çılgınca bir yağma ve soyguna hazırlayan bir eylem olan bu bakışın, nasıl önemli bir ilerleme eylemi olduğuna inandırılmaktadır. Nihayet çağdaş Müslüman'a, kanunun, toplu halde yaşayan insanların yararlı bir anlaşmasından başka bir şey olmayıp, bu bakımdan göreceli ve sürekli değişken olduğuna inanması belletilmekte; böylelikle zımnen, insanın davranışları için değişmez bir ölçü görevi yapan ve insanın
Sayfa 38
Felsefe-Düşünce
"Demokrasi"ye karşı yapılacak en kararlı, en çarpıcı eleştiri birkaç kelimeyle özetlenebilir: Üstün olan aşağı olandan doğamaz; çünkü 'büyük', 'küçükten' çıkamaz; kendisine karşı hiçbir şeyin karşı çıkamayacağı mutlak bir kesinliktir bu. Şurası gün gibi açıktır ki, halk bizzat sahip olmadığı bir gücü başkasına veremez. Gerçek iktidar, ancak yukarıdan gelebilir. Bu nedenle sırası gelmişken söyleyelim, ancak sosyal alandan yüksek olan bir şeyin, yani manevi bir otoritenin tasvibiyle bu iktidar meşru kabul edilebilir; eğer durum başka türlü olursa, bu olsa olsa ancak iktidar taklidi, ilke yokluğundan dolayı haklı görülmeyen, meşru sayılamayan ve içinde sadece düzensizlik ve kargaşanın hüküm sürdüğü bir durum olur.
Sayfa 137
Reklam