Ayşe Kulin’in Gecenin Sesleri romanını bitirdiğimde, içimde uzun süre gitmeyecek derin bir burukluk ve çok tanıdık bir sızı kaldı. Kitap, üç kuşağın —bir anne, kızı ve onun da annesinin— birbirine kördüğümlerle bağlı, bir o kadar da mesafeli hikayesini o kadar dokunaklı ele alıyor ki, etkilenmemek elde değil.
Roman boyunca sadece bir ailenin sırlarına değil; kadın olmanın, anne olmanın ve evlat olmanın getirdiği o ağır yüklerle yüzleşiyoruz. Beni bu kitapta duygusal olarak en derinden sarsan şey; karakterler arasındaki o sessiz hesaplaşmalar, söylenmemiş sözlerin yarattığı geç kalmışlık hissi ve nihayetinde gelen o kaçınılmaz vedalaşmalar oldu. Kulin, sevginin bazen nasıl da doğru ifade edilemediğini, zamanın akıp giderken geride bıraktığı telafisi imkansız boşlukları muazzam bir empatiyle aktarmış.
Okurken kendi hayatımdan, ilişkilerimden ve kendi iç seslerimden parçalar buldum. Gecenin Sesleri, sadece bir solukta okunup bitecek bir hikaye değil; bittikten sonra bile insanı kendi geçmişiyle, sevdikleriyle ve "geç kalmışlıklarıyla" baş başa bırakan, çok güçlü ve iz bırakan bir kitap.