Her şeyin her an değiştiği, birbirine geçtiği, kırçıl olduğu bir dünyada siyah-beyaz, 1-0, doğru -yanlış inadının çelişki, natamam olduğuna inandığım için söylüyorum. Hâlâ atmosferi dünyadan ayıran sınırın ne olduğunu, vücuttaki moleküllerin kaçının bize ait olduğunu, ölü ile diri arasındaki farkın ölçüsünü, gözbebeğimizin çekirdeksizliğini bile izahta zorluk yaşayan bir anlayışın 'mutlak doğrular' evreninde fiyakalı dolaşması tuhaf duruyor. En ilginç olanı da ölüm olsa gerek; "ölü " olma durumunun bir dönem kalbin durması -organ nakline kadar- bir dönem de bitkisel hayata girme durumu olduğu üzerindeki-hâlâ mutabık kalınmadığı ıskalanmazsa- görüşler ölümün bile kendisi dışında net, keskin bir tanımının olmadığını gösterir. Bu artistlik niye? Sözcükler, kendi inandığımız savaşın fetih bayrakları gibidir.Diktiğimiz yerde hükümranlık hakkı doğurur. Ta ki bir başka fetih bayrağı topraklarımıza dikilene, bir başka sözcük anlam ve kavram dünyamızı işgal edene dek. Sonrası işgal edilmişlik. Kaldı ki sözcüklerin de iyi niyetli olduklarını söylemek zordur. Sözgelimi, böcek ilacı mesela. Böceği iyileştirmeye değil, öldürmeye odaklıdır. Her neyse.
İnsanların ortaklaşa adalet duygularını yönlendiren tek bir nesnel kıstas bulunduğu kanıtlanmadıkça (ki böyle bir şey söz konusu değildir), bir fiile verilen ceza takdiri olmaktan kurtulmaz. Mesela silah taşıma fiiline verilecek cezayı istisnasız herkes faraza 2 yıl kabul eder mi? Yoksa bu, böyle bir takdire mi dayanır? Yahut bir fiilin herkes tarafından suç sayılmasını gerektirecek kıstaslar mevcut mudur? Yoksa kanun o fiili suç saydığı için mi o fiil suç sayılmaktadır?
Uygar insanın başka dünyaları, başka hayatları özlememek konusunda üzerine yoktur. Şiirin tüm tekliflerini geri çevirmiştir çünkü uygar insan. S.ktr olup gitme isteğini bastırmıştır. Mutludur ama bahtiyar değildir.
Atakan Yavuz