zihnindeki umutsuzluk gövdesine ve kollarıyla bacaklarına da sirayet etmiş gibi, bütün benliği pişmanlık ve acı içindeydi. umutsuzluğu her bir zerresini sömürgeleştirmiş gibi.
acı çekmek ne demekmiş şimdi anlıyordum. acı çekmek bayılana dek dayak yemek değildi. ayaktaki cam kesiğine aczaneden dikiş attırmak değildi. asıl acı, kalbi baştan aşağı sancılara boğan, insana sırrını kimselere anlatmadan ölmeyi arzulatan bir şeydi. kolları, başı hep dermansız bırakan, yastıkta öbür yana dönme isteğini bile söndüren bir şey.
anlamsız düşünceler! olsun, ancak her hakikatten daha fazla incitiyor beni, acaba benim heveslerime ve ihtiyaçlarıma sahipmiş gibi görünen, bana benzeyen bu insanlar beni kandırmak için mi ortalıkta yoklar? sadece benimle alay etmek, beni kandırmak için var olanlar bir avuç gölgeden ibaret değiller mi? hissettiğim, gördüğüm, ölçüp biçtiğim şey hakikatle çok farklı, tamamen bir kuruntu değil mi?