“Bazen yalnızlık her şeyi öyle seyreltir ki, duru bir bakışla görüp seçiverir insan kendine benzeyeni. Sonra ona sarılır ve bir daha asla bırakmak istemez.”
“Bakıyorum da, insanları kazanmak için en iyi çare onların sevdiklerini sever görünmek, doğru dediklerine doğru demek, kusurlarını övmek, her yaptıklarını alkışlamak. Yaranacak mısın, aşırı gitmekten hiç korkma. Yalan söylediğin istediği kadar belli olsun, suratından aksın, en zeki insanlar bile kanıveriyorlar dalkavukluğa. Pohpohu bastınız mı, en gülünç, en yüzsüzce söylenmiş sözleri bile yutuyorlar.”
-spoiler içerir-
Zavallı Necdet. Tam anlamıyla. Kitabın arka kapağını okuduğumda bir çapkınlık hikayesi okuyacağımı sandım. Evet belliki Necdet’i yargılayacağız, haksızlıklarını okuyacağız diye düşündüm. Fakat öyle olmadı. Necdet her şeye rağmen sadık bir arkadaş, kardeş oldu. Öyle ki bu uğurda kendi canını feda etti. Bir aşk, öyle bir aşk ki beraberinde Necdet’in deyimiyle cinayetler getirdi. Ama katil Necdet’in değil Meliha’nın hastalıklı aşkıydı. Etraftakiler bu olayları, bu hisleri nasıl fark edemedi anlayamadım. Anlaşılsa belki farklı bir son olabilirdi. O bebek, Müzehher ve Necdet, zavallı Necdet bunları haketmediniz. Her şeyin güzel bitebilmesini isterdim fakat sanırım bunun için hikayenin en baştan farklı şekilde başlaması gerekiyordu. Ve her şeyin en acısız şekilde bitebilmesinin tek yolu da sanırım buydu. Mektupları okuyan ve hikayemizin anlatıcısı içinde üzgünüm, elinde olmadan taşıması zor yüklerin altına sürüklendi. Tüm bunlara rağmen Necdet’in hikayesi bilinmeye değerdi. Kitabı sevdim.