“Mutluluğun bedeli özgürlükse, ben mutsuz olmayı seçiyorum.”
Huxley’nin Cesur Yeni Dünyası beni en çok özgürlüğün sınırları üzerine düşündürdü.
Özgürlük gerçekten var mı, yoksa sadece bize sunulan güvenli sınırların içinde bir yanılsama mı?
Belki de insanlar özgürlükten çok güvenliği tercih ediyor. Tarih boyunca devlet dediğimiz yapı da bu tercihten doğmadı mı? Güvende olmak uğruna özgürlüğümüzün bir kısmını verdik, karşılığında düzen, konfor ve kontrol aldık.
Huxley’nin kurduğu dünyada bu fikir uç bir noktaya taşınmış.
Artık kimse acı çekmiyor, mutsuz olmuyor ama kimse gerçekten yaşamıyor da.
Çünkü duygular yok edilmiş. İnsanlar soma adlı bir hapla her olumsuz duygudan kaçabiliyor.
Ama acı çekmeyen bir insan gerçekten insan mıdır?
Huxley’nin en sert eleştirisi tam da burada yatıyor: Duygularını kaybeden toplum, özgürlüğünü de kaybeder.
Kitapta insanlar daha doğmadan sınıflara ayrılıyor. Alfalar yönetiyor, epsilonlar çalışıyor.
Kaderleri laboratuvarda belirlenmiş, zekâları sınırlanmış, memnun olmaları için şartlandırılmışlar.
Hiç kimse isyan etmiyor çünkü isyan etmeyi akıllarına getiremiyorlar.
Bu bana Platon’un Mağara Alegorisi’ni hatırlatıyor: Zincirlerinden memnun insanlar, gölgeleri gerçek sanıyor.
Rousseau “İnsan özgür doğar ama her yerde zincirler içindedir” derken, Huxley’nin dünyasında insanlar zaten zincirle doğuyor.
Karakterler bu düzenin farklı yüzlerini temsil ediyor:
John (Vahşi), duygularıyla var olmaya çalışan, sisteme sığamayan “gerçek insan.”
Onu izleyen toplum, bir sirk gösterisi izler gibi bakıyor.
Lenina, hissetmek ile sistemin huzurlu boşluğu arasında kalıyor.
Bernard Marx, konforundan vazgeçemeyen bir eleştirmen.
Mustafa Mond ise özgürlüğün değerini bilen ama düzeni savunan bir bilge; belki de en trajik karakter.
Huxley’nin dünyasında savaş,