Duyguları kalın duvarlı bir kalenin içinde gizlenmişti sanki, hiçbir düşünce, hiçbir bilgi, aklın yol gösterdiği hiçbir fikir bu kalenin duvarlarını aşıp o duygulara ulaşamıyor, onları değiştiremiyordu. Duygularıyla düşünceleri içini sarsan sancılarla birbirlerinden kopuyorlardı, duyguları düşüncelerinin denetiminden çıkmış gibi gözüküyor, bu kopuş onu korkutuyordu.
Hayatımızı, ne kadar tuhaf, akla gelmez, daha önceden tahmin bile edilemez, bir başkasına anlatıldığında çok anlamsız görülebilecek şeylerin etkileyebileceğini galiba hiç bilemeyeceğiz.
Başarı, onun için hem hayatla başabaş çarpışmasını sağlayan bir özgürlük, hem de gerçek duygularını içine hapsettiği bir tutsaklıktı, ama ikisi arasındaki farkı göremiyordu artık. Belki de hiçbir zaman görmemişti.
Hiçbir zaman başka bir insanı, o insan en yakınımız olsa bile, tümüyle tanıyamayacağımızı, iki insanın arasında daima görülemez karanlık alanların bulunacağını, iki insanın asla tam anlamıyla bütünleşemeyeceğini, kimseye kendimizi bütün açıklığımızla gösteremeyeceğimiz gibi kimsenin de kendisini bize bütün açıklığıyla gösteremeyeceğini fark edip, kendimizi bu dünyada yapayalnız hisseder, yüzünü gördüğümüz, sesini duyduğumuz, günlerce, aylarca, hatta yıllarca konuştuğumuz, birlikte en gizli zevkleri paylaştığımız birinin nasıl olup da bize yabancı olabildiğini anlayamamanın çaresizliğini yaşardık.