Percy Jackson dizisinin 2. sezonu yaklaşıyor. Kitapları defalarca okumuş, o evrenin mitolojisiyle ve karakterleriyle büyümüş biri olarak, ilk sezondan beri içimde birikenleri artık hiçbir kalıba sokmadan, tamamen doğal ve düz bir şekilde konuşmak istiyorum. Çünkü ne zaman bu konuyu düşünsem, bir okur olarak içimdeki o hayal kırıklığı dalgası yeniden kabarıyor.
Diziyi ilk duyduğumda, çocukluğumun o en sevdiğim dünyasını ekranda kanlı canlı göreceğim diye ne kadar büyük bir heyecan yaşadıysam, bölümler ilerledikçe hissettiğim boşluk hissi de o kadar büyük oldu. Benim buradaki asıl karın ağrım, sadece olayların hızlı geçmesi ya da bütçe yetersizliği falan değil. Asıl mesele, kitapta sayfalar boyunca zihnimize ilmek ilmek işlenen o güçlü karakter kimliklerinin ve o evrenin tehlikeli ruhunun dizide tamamen yok sayılması. Biz o karakterleri sadece isimlerinden ibaret oldukları için sevmedik; onların kendilerine has duruşları, birbirleriyle olan o çatışmalı ama samimi dinamikleri ve fiziksel kimlikleri o hikayenin temel taşlarıydı.
aslında dizinin kurgusal bağını koparan o meşhur Annabeth Chase konusuna. Bunu en dürüst, en net halimle aradan çıkarmak istiyorum: Siyahi oyuncuların ekrandaki varlığıyla, onların yetenekleriyle ya da ten renkleriyle ilgili en ufak bir derdim yok. Tam aksine, sektörde çok daha fazla yer almaları gerektiğini düşünüyor ve her zaman destekliyorum. Benim buradaki eleştirim asla ırk ya da etnik köken üzerine değil; benim eleştirim tamamen bir okur olarak orijinal kurguya ve yazarın kendi elleriyle çizdiği o görsel dünyaya duyulan saygıyla alakalı.
Annabeth kitapta gri gözleriyle, sarı saçlarıyla, o mesafeli ama fırtınalı Athena kızı duruşuyla bir bütündü. O görsel detaylar sadece birer dış görünüş özelliği değildi; karakterin o gururlu, bilgiç ve