Tek Başına Bir Adam, hacminden beklenmeyecek bir cüretle, modern insanın en aristokratik trajedisini sahneye koyuyor: Derin bir aidiyetsizlik ve entelektüel bir izolasyon. Christopher Isherwood, bizi George adında yas tutan bir akademisyenin zihninde gezdirirken, aslında burjuva ahlakının ve banliyö sıradanlığının ortasına bırakılmış rafine bir bilincin otopsisini yapıyor. Kitap, kalın entelektüel tuğlalardan hoşlananların aksine, "az ama öz" felsefesini benimseyen, her cümlesi incelikle yontulmuş bir heykel gibi duran o nadir yapıtlardan.
Romanda beni en çok büyüleyen şey, Isherwood’un acıyı asla vulgarize etmemesi, onu bir rütbe gibi, sessiz ve asil bir biçimde taşıması oldu. George’un acısı, varoluşçu bir başkaldırıdan ziyade, stoacı bir katlanış. Çevresindeki o kitlesel sıradanlığa, banliyö hayatının mekanik neşesine karşı takındığı mesafeli ve alaycı tavır, tam anlamıyla entelektüel bir aristokrasinin dışavurumu. O, kalabalıkların arasında bir yabancı değil; kalabalıkları kendi zihinsel laboratuvarında inceleyen titiz bir gözlemci.
Kitap, uyanış anıyla başlar ki bu kısım felsefi olarak tam bir başyapıttır. "Ben" ve "şimdi" bilincinin acı verici geri dönüşü, bir insanın kendi varoluşunun ağırlığını her sabah yeniden kuşanmasını anlatır. Isherwood, zamanı doğrusal bir akıştan çıkarıp George’un zihninde büküyor; geçmişin gölgesi, şimdinin tatsız gerçekliğiyle öyle bir çarpışıyor ki, ortaya muazzam bir melankoli çıkıyor. Bu yönüyle metin, bana Proustvari bir hafıza felsefesini ve Woolf’un bilinç akışındaki o şık zamansızlığı hatırlattı.
Eğer bu eseri sadece bir "yas hikayesi" olarak okursanız, onun asıl dehasını ıskalamış olursunuz. Tek Başına Bir Adam, modern dünyanın tek tipleştirici baskısına karşı, bireyin kendi özgünlüğünü ve estetik değerlerini koruma