Miras kalmış bir acının en toy yerindeyim, Sökülmüş bir sızının beyaz boşluğunda... Ben annemin süt dişiyim; Henüz çiğnemeyi bilmeyen bir ömrün, İlk kopuşu, ilk vedasıyım dünyaya. ​Henüz mülkiyet kokmuyor avuçlarım, Ama taşıyorum göğsümde geçmişin kahrını. Sallanıyor zamanın damağında köksüz varlığım, Düştüm düşeceğim, Kendi masalımın tam ortasına. ​Sonra bir yağmur başlıyor, faili meçhul bir iklimden, Yanaklarında çizgiler açmış o kadim coğrafyaya. Ben annemin göz yaşıyım; Sessizce akıp giden bir kederin en berrak cüzü, Toprağa düşmeden kuruyan gizli vasiyetin sözü. ​Her damlada biraz daha eksiliyor lügatim, Tuzdan bir hafızayla yıkayıp geçiyorum hayatı. Annemin sustuğu yerden başlıyor düşüncelerim: "Acı, var olmanın ilk maddesidir." ​Bir kırılma ile bir dökülme arasında sıkışmış, Hem en saf çocukluğu, hem en ağır olgunluğuyum gövdemin. Ne gitmeyi becerebiliyorum tam anlamıyla, Ne de kalıp o çehreyi güldürmeyi. ​Ben, kendinden doğamayan bir gölgenin, İlk beyazı ve son ıslığı.
Bizim de yaşadığımız Hayattır kardeşim
İnsanız yani!. Şairin dediği gibi; Bizim de yaşadığımız hayattır kardeşim biz de soluk alıp vermedeyiz yani her insan gibi sevmekteyiz, sevilecek şeyleri bir kır çiçeğini çimeni toprağı börtü böceği kurban bayramlarında kınalı koçları başları eloyası işlemeli yemeni ile kapalı bembeyaz saçlı kırış kırış alınlı pencere kenarlarında oğullarını bekleyen Anaları. İbrahim Sadri'nin o meşhur "Bizim Yaşadığımız" şiirinden gelen bu dize, hayatın içindeki o saf ve ortak insani duyguları ne güzel özetliyor değil mi? Bir kır çiçeğini, çimeni ya da toprağı sevmek gibi en temel ama en kıymetli bağları hatırlatıyor insana.
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Modern bilgelik ve cebimizdeki develer
Güne harika bir enerjiyle başladığımızı hissediyorum. Zihnimizdekileri yazıya dökmek, yeni bir mevzu üzerinde beyin fırtınası yapmak üzere derince bir ironiye ne dersiniz ? İroni ruhun en zarif savunma mekanizmalarından biridir. Hayatın bazen fazla ciddi, bazen de fazla absürt olan yanlarına karşı biraz "tersinden" bakmak hepimize iyi gelir. Özellikle her şeyin mükemmel görünmeye çalıştığı şu çağda; bilimin, sanatın ya da günlük hayatın içindeki o ince tezatları yakalamak tam bir zihin jimnastiği. Meselâ hangi sahada top koşturalım? Akademik hayatın bitmek bilmeyen "ulvî" ciddiyetini mi? Bütün dünyayı ele geçirecekmiş zannına kapılmışların ego oltasına takılmasını mı? Yoksa insan doğasının o muazzam, "plânlı ama her zaman tesadüflere mahkûm" tarafını mı? Topu ayağımda çevirmeyeyim daha fazla, nereden vuralım ince ince? İçimdeki ses diyor ki: "Çok bekleme, hadi vuralım ince ince, lâfı koyalım gediğe, deve cebe girince, eğleniriz keyfince..." Madem "deveyi cebe sığdırdık", o zaman gediğine koyacak birkaç lâf daha ekleyelim. Buyurun bakalım, hayatın içinden birkaç "ince" tezat: Modern Bilgelik ve "Cebimizdeki Develer" Yapay zekâ paradoksu: İnsanoğlu olarak öyle bir zekâ yarattık ki, kuantum fiziğini saniyeler içinde özetliyor ama bir fotoğraftaki "trafik lşmbalarını" seçerken bazen varoluşsal bir krize giriyor. Dünyayı ele geçirmesinden korkuyoruz ama halâ bir "captcha" testinde dizleri titriyor. Sosyal medya minimalistliği: Herkesin profilinde bir "huzur, sükûnet ve minimalizm" vurgusu; ama o huzuru yakalamak için günde sekiz saat ekran kaydıran, "an"ı yaşamak yerine "an"ın fotoğrafını çekmekten anı kaçıran modern zaman meczuplarıyız. Plânlı kaos devrini idrak ediyoruz. Hayatımızı saniyelere bölen takvimler, "verimlilik" aplikasyonları ve stratejik planlarla
Senin gönlün daima meshur ve musahhardır, mazursun. Sen gamın ne olduğunu bilmedin mazursun.
Ankara’ya kar yağıyordu
Ankara’ya kar yağıyordu; arabanın radyosunda ‘’Cerrahpaşa'ya koydum, canımın yarısını’’ nakaratında, hiç birşeyin farkında olmayan ben, Ankara’ya ilk kez gelmenin verdiği o çocuksu heyecanla dışarıyı seyrediyordum. Bilemezdim çocukca heyecanımla, Gazi Hastanesinin bizim Cerrahpaşamız olacağını. Ankara’ya kar yağıyordu. Termometreler İzmir’in hava durumunun eksi haliydi.Gazi Hastanesinin onkoloji bölümüne çıkarken, Türkçe öğretmenimin sınıfta okuduğu o meşhur dize çınlıyordu zihnimde: "Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden..." Biz de ağır ağır çıkıyorduk merdivenleri; ama sanki ileriye değil, geriye doğru adımlarla… Hastane odasında, moral vermeye gelen değil de teselli arayan bizdik. Arabada çalan “Cerrahpaşa” hâlâ kulağımda çınlıyor, gözümse pencereden yağan kara takılıyordu. Ankara’ya kar yağıyordu. Ruhumda, kar görmenin verdiği o saf mutlulukla, eniştemin hasta yatağındaki solgun gülümsemesinin açtığı o amansız fırtına çarpışıyordu. O an adını koyamadığım, anlamını ancak yıllar sonra büyüdüğümde kavrayabileceğim sessiz bir vedanın ilk sahnesiydi bu. Ankara’ya kar yağıyordu ve biz İzmir’e dönüyorduk. Yol boyunca babamın sesinde iki farklı dünya vardı: Bir yanda kahkahalarla yad edilen eski hatıralar, diğer yanda gözyaşlarının ıslattığı kederli anılar... Dışarıda Ankara’nın beyaz örtüsü yolları kaplıyordu, içeride ise benim kalbime amansız bir tipi yağıyordu. O günden sonra, hava durumlarını hep şarkılarla özdeşleştirdim. - Bazı şarkılar sert bir kış gibidir; üzer, üşütür. - Bazıları bahar gibidir; umut ve heyecan taşır. - Kimisi ise sonbahar gibidir; hüzünlendirir, içini burkar.
Duygu ve Düşünce
“BUGÜNKÜ İSLÂM, EMEVÎ İSLÂMI'DIR” SÖYLEMİ YA DA “HANGİ DİNE KARŞI HANGİ DİN” Belli kesimlerin sıklıkla müracaat ettiği manipülasyon örneklerinden biri de bugünkü İslâm'ın -biraz açık ifadeyle Ehlisünnetin- Asrısaadette yaşanan İslâm olmadığı söylemidir. Peygamberimizin (s.a.s.) tesis etmiş olduğu vahiy merkezli din anlayışının daha sonra terkedildiği ve Emevîler döneminde yeni bir din kurgulandığı iddia edilmektedir. Farklı gerekçelerle ortaya atılan benzer iddiaları değerlendirmek üzere öncelikle “Asrısaadetteki İslâm” üzerinde duralım daha sonra Emevîlerin bugünkü İslâm/Ehlisünnet anlayışına etkilerini izaha gayret edelim. Asrısaadet Bilindiği üzere İslâm, pek çok kere belli olay ve gelişmeler neticesinde pederpey nazil olan vahiy etrafında, 23 yıllık süre zarfında tedricen şekillenmiştir. Bu 23 yıllık sürecin ilk 13 yılı Mekke'de, son 10 yılı ise Medine'de cereyan etmiştir. Mekke'de nazil olan sure ve ayetler (Mekkî) daha çok tevhid, küfür, şirk, ahiret vb. inanç konularını merkeze alırken, Medine'ye Hicret'ten sonra nazil olan sûre ve ayetler (Medenî); birey, aile ve topluma yönelik hukukî/fıkhî, ahlâkî düzenlemeleri içermiştir. Dolayısıyla Mekke'de yaşanan İslâm ile Medine'de yaşanan İslâm aynı olmadığı gibi, Medine'nin ilk yıllarında yaşanan İslâm ile son yılları arasında yaşanan İslâm da aynı değildir. Meselâ Hicret'in ilk yıllarında şarap haram değildir, kıble Kudüs'tür, kadınlara yönelik tesettür, mahremiyet vb. hükümler henüz yoktur. Süreç içerisinde peyderpey gelen vahiyle birlikte pek çok yeni hüküm gelmiş, mevcut olan bazı hükümler de değiştirilmiş veya kaldırılmıştır. İslâm, içinden çıktığı toplumu dönüştürmek suretiyle kendisini ortaya koyduğu için geriye doğru gittikçe yer yer cahiliye dönemiyle ve yerleşik Medine örfüyle harmanlanmış bir görüntü
1000Kitap