Birinci Dünya Harbi'nden sonra Türkiye'nin vaziyeti, kati bir tasfiye manzarası arz eder. Birkaç asırlık mağlup mazinin hesabı topyekûn görülecektir. Manzarada böyle bir mana vardır. Bu hâl, herhangi bir mağlubiyet veya hezimetin çok üstündedir. Asırlar boyunca Garp medeniyet âleminin topraklarında rakip dünyanın kıymet hükümlerini ve dünya görüşünü zaferle yürüten, bir aralık karşı dünyayı dize getirecek kadar ileriye giden ve Garbın gözünde bir umacı hâlinde yaşayan Türk cemiyeti, nihayet mevsimden mevsime birike birike devredilmiş şartların toplayıcısı en hazin şarta düşüverdi: Garp emperyalizmi hâlinde tecelli eden Garp intikam ruhunu topyekûn hesap istemeye çağıran şartlar... Bu şartların nihayet vadesine ulaştığı, 1918 yılında bütün cihanı ürperten bir çan sesi gibi duyuldu. Çan sesi, hakikatte, Greko-Latin medeniyetinin mutaassıp kilisesinden geliyordu; ve bize bu çan sesi altında, meşhur Sevr muahedesi imzalatıldı. İşte, kaderin bu muahedeyi imzalatmak zorunda bıraktığı bedbahtların omuzlarındaki yük ve bu yükün manası!.. Bu zavallılar, basit ve mevziî bir hezimetin basit ve mevziî bir fedakârlık mecburiyetini değil, bütün bir mazi boyunca gelmiş bir liyakatsizliğin; ecdada, tarihe, öz köke, eşya ve hadiselere karşı umumi bir liyakatsizliğin hesabını ödemek mevkiinde kalmış alelade insanlardı. Fakat onları karşısına alan şart fevkalade idi.
Tarihin, yukarıdaki teşhisimizi aynen gerçekleştirici ne garip bir tecellidir ki, artık İslam dünyasından nihai intikamını almak ve bu intikamı Osmanlı İmparatorluğu'nun şahsında toplamak imkânını bulan Greko-Latin dünyası, bu işe, taşıdığı ismin ikinci unsurunu memur etti.
İkinci unsurunu, yani Grekleri... O ikinci unsur ki, koca Avrupa'nın mensup olduğu medeniyet isminin nazariyede yarısını temsil ederken, ameliyede,
Sayfa 95 - HESAP, Büyük Doğu Dergisi - 14 Ekim 1949, Sayı: 1