Kitlelerin psikolojisini anlamak, onları idare etmeyi bilmek değil - ki bu iş bugün pek zordur - fakat hiç olmazsa tamamen onlar tarafından idare olunmamak isteyen devlet adamlarının sermayesini teşkil eder.
Bir sürgüne sorulan, "Neden buradasın? Ne zaman döneceksin?" soruları, evde olanın belli bir cevabı olduğundan emin olduğu, ancak sürgünün cevaplayamayacağı sorulardır. Sürgün, ne zaman döneceğini bilememektedir, çünkü doğası itibariyle göç tek yönlüdür.
Kişinin ait olduğu toprağın belleği ile yeni geldiği yerdeki mücadeleyi, vaatleri, arzuları birbirinden ayıran eşik, kişiye belirsizliğe dayalı bir varoluş tarzı dayatır. Yabancı, bu eşiğin hangi tarafına daha yakın olursa diğerinden uzaklaşmak, diğerine yabancılaşmak riskini taşımaktadır. Yabancı haline gelmiş biri için unutma da hatırlama da kendi olmayı sarsacak tehlikeleri barındırır. Unutursa kimliğini ve kökenini kaybedecek, hatırlarsa da varlığını devam ettirmede, zaten yabancı görüldüğü yerde, entegre olamadığı gerekçesiyle yeni duvarlar yükseltilecektir.
Bu genellemelerin gerçekle uyumsuz olmasının bir diğer nedeni, insanın sansasyonel, canlı, acı verici şeyleri öne çıkarmaya meyilli oluşudur. Suç işleyen göçmenler, suç işlemeyenlerden daha fazla görünür kılınmakta ve kendi halinde yaşayanlar, hikayenin parçası olamamaktadır.
Ben'in zihninde yabancılığa dair var olan ön kabuller, onu gerçek bir kişiden çok figür olarak tanıtmakta ve figürün belirsizliği kişide tedirginlik uyandırmaktadır. Belirsizliğin yarattığı kaygının anormal olduğunu söylemek mümkün değildir. Anormal olan "tanıma" ile giderilebilecek merak ve tedirginlik duygusunun, bu tanımaya-tanışmaya olanak verilmeden korku ve nefret duygusuna evrilmesidir.