Gördüğü günlerin sayısından ve içine çektiği nefeslerin toplamından çok daha yaşlıydı. Geçmişi bugüne bağlamıştı; ardındaki sonsuzluğun o kudretli nabzı onun içinde de zonklayarak atıyordu, iklimlere hükmeden, gelgitleri emreden bu nabız, onun da sahibiydi.
Kalabalık merakla izliyordu. Konu giderek gizemli bir hale bürünmüştü. Sanki büyü yapıyor gibiydi. John Thornton ayağa kalktığında Buck onun eldivenli elini ağzının içine alıp dişleri ile biraz bastırdıktan sonra usulca ve gönülsüzce bıraktı. Cevabı buydu; kelimelerin diliyle değil, sevginin diliyle vermişti cevabını.
Gerçekten de Buck kılık değiştirmiş zebani gibiydi, bütün hızlarıyla ormana doğru koşan Kızılderililerin peşine düştü; tüm öfkesiyle birer geyik gibi perişan ediyordu onları.
Vahşi hayatta sabır vardır, hayatın kendisi gibi yorulmak bilmez bir ısrarcılıkla bir şeyin peşini bırakmayan azimdir; örümceğin bitmek bilmez saatler boyunca ağının başında beklemesini, yılanın halka halinde çöreklenip oturmasını, panterin pusuda hareketsiz durmasını sağlayan şey, bu sebattır;