Kim, hangi iddiayla, varoluşa cezasız kalarak meydan okuyabilirdi? Kim, hangi çabalarla, kendi soluk alma ilkesinin dahi tasfiyesine ulaşabilirdi? Bununla beraber, var olan her şeyi temelinden sarsma iradesi, negatif bir tesirde bulunma arzusuna sebep olur; bir ümidin genç hayatdoluluğunu bozan bir vicdan azabının izi gibi güçlü ve zaptedilmez bir arzudur bu...
Özgürlük üzerine inceleme yapmak, iyi ya da kötü hiçbir sonuca götürmez; fakat her şeyin bize bağlı olduğunun farkına varmamız için sadece anlar vardır...
Özgürlük, özü şeytanî olan etik bir ilkedir.
Vardım, varım, ya da olacağım; dilbilgisinin sorunudur bu, varoluşun değil. Kader -zamansal bir karnaval olması itibariyle- fiil çekimleri için elverişlidir, fakat maskelerinden sıyrıldığında bir mezartaşı kadar hareketsiz ve çıplak olduğu görülür.
Vaktiyle zirvelere âşık olan, sonra da hayal kırıklığına uğrayan bizler, sonunda düşüşümüze canı yürekten bağlanırız; tuhaf bir infazın aletleri olarak, koyu ka-ranlıkların sınırına, geceye bağlı alınyazımızın hudutlarına dokun-ma yanılsamasıyla büyülenerek, düşüşümüzü tamamlamak için acele ederiz.
Boşluk korkusu hazza dönüştüğünde, güneşin aksi yönünde ilerlemek ne şanstır! Tersine sonsuz, tabanlarımızın altında başlayan tanrı, varlığın yarıkları önünde vecde geliş ve kara bir hâle susuzluğu olan Boşluk, içine gömüldüğümüz alaşağı edilmiş bir rüyadır.
Başlangıçta, ışığa doğru ilerlediğimizi sanırız; sonra o hedefsiz yürüyüşten yorulur ve kendimizi yere bırakırız: Gitgide yumuşa-yan toprak artık bizi taşımaz: Açılır.