*spoiler içermez*
Bu kitap, Kolombiya’da bir kasabada gerçekten işlenmiş bir namus cinayetini anlatıyor. Zaten gerçek bir hikaye olmasına şaşırmamalı, gerek Kolombiya olsun gerek Türkiye, böyle cinayetler yıllardır, arada okyanuslar, bambaşka kültürler, diller olsa bile dünyamızda işleniyor. Resmen farklı kültürler, insanlar, diller, coğrafyalar, “namus” konusunda birleşebiliyor, neyse artık böyle bu namus. Kitapta her ne kadar piskopos, kilise, istavroz vs de olsa bizi birleştiren böyle bir unsur olduğu için hiç yabancılık çekmezsiniz.
Benim Gabriel Garcia Marquez’den okuduğum ilk kitap. Dili oldukça basit, hikaye oldukça akıcı, okurken asla zorlanmazsınız.
Bu yazarı ilk kez bu kitapla tanıdım, biraz daha iyi tanımak gerekirse kendisini, yazarlığa gazetecilikten geçmiş biri. Gazetecilik yaptığı yıllarda işlenmiş bu cinayet, sonrasında da bir yazar olarak bunu kaleme almış. İlk kez sonun baştan bilindiği bir kitap okudum. Okuyucunun da kasaba halkı gibi cinayetin işleneceğini bilmesi olaya dahil hissettiriyor, kendinizi oradaki bir kasabalı gibi hissettiriyor. Ters kurgulu olması benim için ilginç bir üsluptu, bundan sonra yazarın mutlaka diğer kitaplarını da okuyacağım, hakkında merak uyandırdı.
Bu kitabın aynı düşünceleri verdiği başka bir okur daha var mıdır merak ediyorum, biraz baktım ve benim düşündüğüm gibi düşünen biri hiç görmedim. Kitabın arkasında “işleneceğini herkesin bildiği ancak engel olmak için kimsenin hiçbir şey yapmadığı bir cinayetin öyküsü” diye bahsediliyor Kırmızı Pazartesi’den, ama ben başka bir kitap mı okudum, anlamadım ki. Nasıl kimse engel olmaya çalışmıyor? Aksine, maktül Santiago Nasar’ı herkes uyarmaya çalışıyor, herkes onu arıyor. Ama o gün her şey sanki Santiago Nasar ölsün diye işliyor; kim ne kadar denediyse de Santiago Nasar adım adım ölümünü takip