"Ben sana mecburum bilemezsin / Adını mıh gibi aklımda tutuyorum / Büyüdükçe büyüyor gözleri / içimi seninle ısıtıyorum" İçimde konuşmayı yeni öğrenmiş bir çocuk var, hep konusmak istiyor.
Ben Sana MecburumAttila İlhan · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 201913,3bin okunma
Spoiler olacak. Finale kitabından da olacak.
Bronz okumamın acılı bir süreç olduğunu düşünmüştüm ama hayır bu bir başkaydı. Bu efsaneydi. Benim devrimim oldu bu kitap.(kötü anlamda çünkü beni rsye soktu) Beklenti denizinden bir yudum su verdi bana, sonra o su da zehirli çıktı.
Allah kahretmesin ben mi fazla taktım yoksa gerçekten imtihanvari bir süreç miydi aklım almıyor. İlk kitaba da bayılmış değildim ama bu rezaletti bence. Kitap bana asla geçmedi. İnsanların favorisinin neden iki olduğunu da asla anlayamadım.
Ya öncelikle ben kimsenin sihre inanmıyor olmasından başlayacağım. Madem kimse sihre inanmıyor gerçek değil abi neden kimse şaşırmıyor şaka mısınız siz? Evangeline falan da aşırı kolay alıştı. İlk başta bu kadar batmamıştı ama kimsenin tuz gezdirmiyor olmasından hoslanmadığımı fark ettim.
Bu insanlar sihirli ve sihrin doğduğu bir yer var anladığım kadarıyla. Ve burası da bu kitaptan çıkarımlarıma göre Kuzey. Peki madem neden Jacks’in sihri Valenda’dan çıkınca azaldı. Scarlet ve Donatella, Jacks’i aramayı kesti mi? Jacks Kuzey’de madem bu kadar popüler bir lorddu neden Güney’de prenslik yapıyordu? Üstelik tahta geçmek için veliahtları falan zehirlemişti. Anlamıyorum? Bu kitap Caraval evreninin devamı mı yoksa yazar Jacks’i istediği gibi yoğurabilmek için farklı farklı elementler mi uyduruyor.
Kitap Caraval evreninden bağımsız yazılsa daha umut vadedici olabilirmiş. Oradaki Jacks karakteri yerine farklı büyülü bir yaratığı ve onun geçmişini okusak süper olurmuş. Bu geçmiş bence Jacks’e oturmamış.
Yazar neden kafasına göre bizim bildiklerimizi değiştiriyor onu da anlamış değilim. “Jacks kader tanrısı olduğu için yaşlanmazdı ama kötü yaralandıysa ölebilirdi.” (248) Hayır? Ölmezdi? Yazarın Caravalda anlattıklarıyla ters düşüyor bu. Finale kitabında Kayan
Merhaba kitap dostlarım
Bugün sizlere canım yazarım Mehsa'nın, MİH serisinden sonra hayran kaldığım bir başka serisinin ilk kitabı olan Firuze: Kehribar Ateşi ile geldim.
Mehsa'nın kalemiyle tanışanlar beni çok iyi anlayacaktır. Her kitabında okuru bambaşka dünyalara götüren, karakterlerini yalnızca yazmakla kalmayıp adeta yaşatan bir kaleme sahip. MİH serisini nasıl büyük bir hayranlıkla okuduysam, Firuze ve Ezra'nın hikâyesi de daha ilk kitaptan kalbimde kendine çok özel bir yer edindi.
Firuze: Kehribar Ateşi yalnızca bir aşk hikâyesi değil; aşiretlerin gölgesinde büyüyen düşmanlıkların, geçmişten gelen sırların, bedellerin ve kaderle sınanan bir sevdanın hikâyesi.
Karakterler ve Omuzlarındaki Yükler
Firuze: Güçlü, mücadeleci, ayakta kalmayı bilen bir kadın. Ancak hayatı boyunca çevresindeki insanların yaptığı hataların bedelini ödemek zorunda kalmış. Özellikle de babası Faysal Koçak'ın... Ahhh be Faysal... Kitap boyunca en çok öfkelendiğim karakterlerden biri oldu. Attığı neredeyse her adımın sonu Firuze'ye zarar verdi. Verdiği kararlar da vermediği kararlar da dönüp dolaşıp kızının hayatını daha da zorlaştırdı. Bir baba olarak koruması gerekirken yaşananların yükünü Firuze'nin omuzlarına bıraktı. Bu yüzden okurken ona kızdığım çok fazla sahne oldu.
Ezra: Ah Ezra... Sanırım uzun zamandır bir erkek karakteri bu kadar severek okumamıştım. Firuze'ye her "İki gözüm" deyişi kalbime işledi. Yıllarca vazgeçmeyen, sevdiği kadını korumak için her şeyi göze alan, sabırla bekleyen ve sevgisini her fırsatta hissettiren bir adamdı.
Detaylardaki İnce İşçilik ve Unutulmaz Sahneler
Beni en çok etkileyen detaylardan biri mücevherler oldu. Ezra'nın büyük emek vererek hazırladığı mücevher koleksiyonunu ilk olarak Firuze'ye hediye etmesi, taşların işlenişindeki Helenistik
Bahçıvan ve Ölüm
" Babam bahçıvandı. Şimdi bir bahçe. "
Bir isim bir kitaba ancak bu kadar yakışabilir, ancak bu kadar tam yerinde ve anlamlı olabilirdi.
Yazarın babasına olan sevgisini, babasını rol model olarak görmesini ve en acı yanı olan; babasının öleceğini bir hastalıkla öğrenene kadar onunla geçirilmemiş zamanların olduğunu, babasının tanıyamadığını anlayıp babasını anlatmaya yazmaya başlamasını anlatıyor.
Babasının tüm hayatından babasının kendisine anlattıklarını ve hikayelerini yazmaya başlıyor ve yazdıkça rahatladığını söylüyor.
Çok akıcı ve etkileyici bölümleri var. Özellikle bazı duyguları yaşaması ve okuyucuya bunları hissettirmesi ve en önemlisi babasını yazması. Yazarın da dediği gibi; " babalar hakkında yazmak daha zordur belki de annenizle aranızda görünmez bir göbek bağı varlığını çocukluğunuz boyunca sürdürdüğü içindir; anne hep yanınızdadır öğle yemeğini hazırlar hastayken size o bakar anne içinde yüzdüğünüz hava gibidir. Baba bambaşka bir şeydir."
Yazar için baba; "puslu, belirsiz, karanlık, korkutucu çoğu zaman ortada olmayan ve sigarasına bakıp başka dünyalara dalan."
Fakat yine de babası onun için çok şey. Babasını ve onun hikayelerini anlatırken bir sevgiyle bahsetmesi aslında anne babalarımıza karşı ne kadar içten saygılı ya da onların hayatlarını ne kadar iyi bilen birer çocuklarız düşüncesini kalbinin vicdanının tam ortasına Bir mıh gibi çakıyor.
Ve kitapta sanırım en beğendiğim nokta; yazar babasının bahçesini anlatırken her defasında " babamın bahçesi" deyip geçmeden ayrıntılarıyla, güzellikleriyle ve babasının bahçeye verdiği değeri önemi her bir bitkiye olan özenini bahçeyi anlatırken her defasında hissettirmesi çok güzel bir detay. Sanki bahçeyi her detaylandırıp bütün güzellikleri ile anlattığında, "sümbüller nergisler şakayık
Bahçıvan ve ÖlümGeorgi Gospodinov · Metis Yayınları · 202514,3bin okunma
Distopik bir roman. Ülkenin içinde bulunduğu duruma hareketle gelecekte olabileceklerin öngörüsü veya halden hareketle istikbal tahmini. Türk toplumunun 2000'lere kadar geçirdiği siyasi ve soyolojik durumu derinlemesine analiz edilerek kurgulanmış eser, postmodern bir dünyada pozitivist, Marksist ve fundamantalist karakterler üzerinden geleceğe dair çıkarımlar yapıyor. Kimsenin kimsenin düşüncesine değer vermediği "Konuşuyor işte" diyerek geçiştirdiği bir evrende yıkılmanın ve bölünmenin kaçınılmaz olduğunu gerçeğini okurun gözüne sokuyor.
"Heyhat! Tek bir mıh yitirdikti, naldan olduk; Tek bir nal yitirdikti, attan olduk ; Tek bir at yitirdikti, atlıdan olduk; Tek bir atlı yitirdikti, zaferden olduk ; Tek bir zafer yitirdikti, ülkeden olduk!"
- "Aklı yitirdik, ahlâktan olduk; ahlakı yitirdik, adaletten olduk; adaleti yitirdik, adaptan olduk." ifadelerinin leitmotif olarak tekrarlandığı eser ülkenin geleceği adına hakikaten bir "Kabus". Bu kabusta "Eski Türkiye" parçalanıp küçük devletçşklere bölünmüş ve başında "Yüce Pir"in bulunduğu "Yeni Dünya Düzeni" denilen bir üst akıl tarafından yönetilmektedir. Bu düzenin kurduğu mahlemede yargılanan İmre Kadızade ülkenin bu hale gelişini mahkemeye anlatıyor. Kabus görmektense uyanık kalmak evladır, şiarından hareketle herkesin okuyup içinde bulunduğu durumu sorgulamasını ve nasıl bir refleks geliştirmesi gerektiğini düşündüren felsefi bir roman. Sakin bir kafayla üzerinde düşünerek okunması gereken bir roman.
Bugün buraya Mehsa'nın kaleminden çıkmış mükemmel bir bebeği önermeye geldim.
Kısaca spoilersız açıklayayım, Firuze bir doğuda geçen bir hikaye ve bir laneti anlatıyor diyebiliriz. Bu lanet yüzünden imkansız olan bir çiftimiz var, Firuze ve Ezra. Birlikte büyümüş, büyürken birbirlerine tutulmuş bir çift. Ama maalesef ki yıllar acımasız çiftimiz -bir tık lanet yüzünden- ayrılmak zorunda kalıyorlar. Biz ise kitapta Firuze'nin dönüşünü, on gün erken dönüşünü okuyoruz.
Bence birçok okur sıkılmadan okur ve beğenir. Ki Mehsa'nın Mıh serisini okuyan herkesin mutlaka beğeneceğini düşünüyorum. Umarım birinin Firuze'ye başlamasını sağlamışımdır, çoğunuzun beğeneceğine eminiimm.