Hiçbir şey istemiyor, hiçbir şey ummuyordum. Hiçbir şeyden korkmuyordum. Bu yüzden özgürdüm. Çünkü yaşamımız boyunca bizi köleleştiren isteklerimiz, umutlarımız, korkularımızdır.
Daha önce yaptığı bir şeyi yeniden yapıyormuş gibi gelir insana, bilir misiniz? Neyse, bu tam onun tersi bir şeydi. Haftanın beş günü, günde iki kez yürüdüğüm sokakları sanki daha önce hiç görmemiş gibiydim. Her şey farklıydı. Yabancı bir şehirde, akşamın geç saatlerinde kendimi bir yabancı gibi hissediyordum. Ürkütücü bir duyguydu, ama bazı yönlerden hoşuma da gidiyordu. Yanından geçtiğim evlerin, arabaların içindeki insanlar ya bizim dilimizi bilmiyorlarsa, hepsi de benim bilmediğim bir dilde konuşuyorlarsa, ya burası gerçekten daha önce hiç görmediğim yabancı bir kentse, ya aklımı kaçırdığım için bütün hayatımı burada geçirdiğimi sanıyorsam diye düşündüm.
Zafer dolu bir şeyler vardı ağlamamda. Bu kadar fazlasını kaldıramazdım, her şey bir anda üstüste gelmişti, ama içimde zafer dolu bir şeyler vardı. Bunun bir parçası da aşk idi. Yani gerçek aşk. O şarkının içinde Natalie'yi her şeyiyle, olduğu gibi görmüş ve sevmiştim. Bir duygu ya da arzu değildi bu; onaylanmak, yıldızları görmek gibi bir şeydi, bir zaferdi. İnsanları oraya oturtup kendini dinlettirecek bir şarkı bestelediğini görmek, onun Natalie olduğunu, gerçek benliğini, gerçeğin ta kendisi olduğunu anlamaktı beni ağlatan.