Bir yılı birkaç ay geçtikten, şehir şehir dolaşıp şube şube teftişlerde bulunduktan sonra, başlangıçta ona zevkli ve heyecanlı gelen bu işin bütün zevkinin tükendiğini, bir sürü genç insanın imrendiği, geliri iyi, statüsü yüksek işin angaryadan başka bir şey olmadığını anladı, taşıdığı yük ağır gelmeye başladı. Bunu anladığı zamandan beri de, gittiği her yer ona unutulmuş, geri kalmış, çirkin, pis, kasvetli görünür oldu. Sanki bu küçük şehirlerde iyi oteller o kalmasın diye yoktu. Kendisine saygıda kusur etmemek için ne yapacağını bilemeyen müdür ve personel, saygılı davranmakta ileri gittikleri için aşağılık ve zavallıydılar. Her şey birbirinin aynıydı. Bütün banka şubeleri, müdürler, hesaplar, vezneler, otel odaları, meyhaneler, her şey aynıydı. Bütün otel lobilerinde vinileks kaplı sandalyeler, formika masalar, eski bir televizyon, yanık izleriyle dolu mika kül tablaları, naylon çiçekler vardı. O masalara oturmuş sigara içen ve yüksek sesle konuşan adamlar, hatta o adamların otele geliş sebepleri bile aynıydı. Bu birbirine benzeyiş, duygularda ve düşüncelerde, hayatı yaşamada birbirinin aynı oluş onu rahatsız ediyor, gelecek günlerin geçenlerden hiç farkı olmayacağını düşündürüyor, korkutuyordu. Her gün yarına ilişkin ümitleri azalıyor, her turnenin ardından kendinden bir parçayı kaybettiğini hissediyordu.