Atatürk’ün dediği şu: “Karşındakiyle akılcı bir şekilde gözleme ve mantığa dayanarak tartışamayacağım bir şeyi eğitime sokmam. Aksi takdirde dayatma olur.”
Her kitabın bir maksadı vardır. Kur’an’ın maksadı insanların kafasını anlamadığı seslerle doldurmak değildir. Bir mesaj vermektir. Atatürk bunun farkında, yaptığı ilk işlerden biri de Kur’an’ı tercüme ettirmek oluyor. Şunu söylemek istiyor aslında: İnanıyor musun? Evvela neye inandığını bil, bunu bilmen lazım. Sonra biz koca bir milletiz; Yahudi’miz var, Hristiyan’ımız var vs. Eğitimde herhangi bir dini empoze edemeyiz. Zira aşikar bir gerçek ki, din modern bilimle çelişiyor.
Atatürk’ün Dil Devrimi’nin en önemli maksatlarından biri, herkesin birbirini anlayabileceği bir dilimizin olmasıydı. Çünkü Atatürk şunu biliyor, milletin temelinde dil vardır. Bir milleti millet yapabilmek için ülkü birliği lazımdır, o ülkü birliği de dil olmadan temin edilemez. Atatürk’ün gayesi bu iletişim aracını yaratmak. Ama bunu yaratabilmek için sırf alfabeyi değiştirmek yetmiyor, sırf kelimeleri değiştirmek yetmiyor, bunu kullanabilecek bir literatürün de olması lazım, bunu kullanabilecek bir kültürel altyapının olması lazım, bunu kullanabilecek bir üretimin olması lazım. Eğitimsiz böyle bir üretim olamaz.
Bu manzara karşısında Mustafa Kemal’in en önemli ve acil görevi, halkı refaha kavuşturmaktı. Bunun için ise öncelikli olarak, çalışan bir devlet mekanizması oluşturmak, ardından halkın refahına mani olan faktörleri, dolayısıyla halkın fakirliğini ortadan kaldırmak, halkın eğitim seviyesini bir an evvel yükseltmek, halkın sağlık sorunlarını ortadan kaldırmak. Bütün bunların bir an evvel hayata geçirilmesi için radikal değişikliklere başvurmak icap ediyordu. Zira bunlar yavaş yavaş gerçekleşecek değişiklikler olmadığı gibi, ne halkın sabrı vardı ne de yavaş bir değişimin başarı şansı vardı. Ayrıca Mustafa Kemal’in de sınırlı bir ömrü vardı, ki ne kadar haklı olduğu vefatından sonra ortaya çıktı. Onun başlattığı hamleyi kimse sürdüremedi. Dolayısıyla Atatürk kendi ömrü ile sınırlı bir yenileşme projesini uygulamaya koymak mecburiyetindeydi.
Mustafa Kemal, Kurtuluş Savaşı’nı kazandıktan sonra elinde kalan Türkiye hakikaten bir enkazdı. Trakya’yı belki bir ölçüde bu iddianın dışında tutabiliriz ama Anadolu’nun taş devrinde olduğu bir metafor değildir. Anadolu’da hakikaten hiçbir şey yoktur.
Şu seviyeye düşmüş bir insanlık düşünelim; aşağı yukarı sekiz milyonluk bir nüfus, sürekli harp kaybederek morali sıfıra inmiş, moralini düzeltmek için de bilmediği bir dinden başka sarılabilecek hiçbir şeyi yok. Bilmediği dini de ona empoze edenler bizim halk tabiriyle “hacı-hoca takımı” dediğimiz, kendileri de cahil olan sözde din adamları. Bunun dışında hiçbir şeyi yok Anadolu’nun. Hiç kimse diyemez ki Anadolu’da ne cevherler vardı da sonra kayboldu. Böyle birşey yoktu.