Mina️

Atatürk: “Üzülmeyin General,” dedi. “Siz vazifenizi sonuna kadar yaptınız. Askerlikte mağlûp olmak da vardır. Napolyon da vaktiyle esir olmuştu. Size karşı büyük bir hürmet hissi besliyoruz. Burada kendinizi esir addetmemenizi rica ediyorum. Misafirimizsiniz. Yakında her şey düzelecektir. Buyurun, istirahat edin.’’ Atatürk’ün bu ince ve nazik muamelesi karşısında ben de bu büyük kumandana karşı içimde bir hayranlık duymaya başlamıştım. (Trikopis)
Alıntı
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Manidar
"Kim olursa olsun giriş belgesi olmayan bir yabancı subayın Osmanlı toprakları içinde işi yoktur. Kendisine büyük bir nezaketle, fakat askerce kesin bir şekilde bunu bildiriniz ve geldiği yere hemen dönmesi için uyarınız. Ülkeden çıkıncaya kadar da ileri gelen halk ve görevlilerle hiçbir siyasi bağlantı kurmaması için yanına yetenekli, uyanık bir subay katınız."
Sayfa 91
Alıntı
Şimdi Atatürk’ün yapmak istediği, medeniyetten kastı, birbirinin fikirlerine tahammül edebilen, birbirinin fikirlerini eleştirerek, gözleme, mantığa dayanarak eleştirerek geliştirmeyi bilen bir toplum yaratmak. Bunun için de Atatürk’ün önündeki otoriter sistemi ortadan kaldırması lazım. Fakat paradoksal bir şekilde bunu yapabilmek için kendisi de bir dayatmada bulunmak zorunda. “Yanlışın üzerinde ısrar etmenize izin vermeyeceğim” diyor. Peki, yanlış olduğunu nereden biliyor? Sırf o değil ki, aklı başında herkes biliyor bunu. Yani, Kızıldeniz’in bir asa ile yarılmadığını, Nuh Tufanı’nın olmadığını, Adem ile Havva’nın rüzgar eserek, çamurdan yaratılmadığını vs. herkes biliyor. Atatürk şunu söylüyor: “Bu hurafelerin üzerine bir toplum bina edemeyiz. Sen buna inanmak istiyorsan inanabilirsin, ama bunu dayatmana müsaade etmeyeceğim. Sizin dayatmanızdır ki, toplumu felakete götürdü, çürüttü, yok etti. Ben bu çökmüş toplumun çocuğuyum, yeni nesillerin bu felakete doğmasına müsaade etmeyeceğim.”
Alıntı
Çocuk küçük yaşlardan başlamak suretiyle Kur’an mektebine gidip, anlamını bilmediği Arapça sesler ezberleyeceğine, inanıp inanmayacağına kendisi karar versin. Önce bir okusun, okuma-yazma öğrensin, dil öğrensin, biraz dünyayı tanısın... Sonra, bütün tabiplerin de hemfikir oldukları, akılcı düşünmeye başlanabildiği, rasyonelitenin tamamlandığını sandığımız dönem olan on sekiz yaşında yapsın bunu. Yani, çocuk okuma-yazma bilecek, kimya, fizik okumuş olacak, tabiat bilgisi okumuş olacak, dünya hakkında bir kanaati olacak, sonra inanıp inanmamaya karar verecek. “Çocuklara bu hürriyeti vermemiz lazım” diyor Atatürk. Bu yüzden, dine dayalı eğitimi kaldıralım, çünkü doğru olduğu tespit edilemeyen, hatta yanlış olduğunun pek çok ispatı olan bir sürü şey çocuğa çok erken yaşlarda öğretiliyor ve onun hayatında adeta vazgeçilmez kılınıyor.
Alıntı
Her toplumun bir kültürü var, fakat her toplum medeni değildir. Bunun yanında, birkaç istisnayı hariç tutarsak, her toplumun artık şehirde yaşamayı başarmış olduğunu biliyoruz, dolayısıyla şehirde yaşamak artık bir marifet değil. Bu yüzden şehirde yaşamak ve birlikte yaşamak birbirlerinden farklıdır. Sürüler de toplu yaşayabiliyorlar ama birlikte yaşamıyorlar. Her biri, yanındakinden bağımsız olarak bir lidere, bir çobana bağlıdır. Herkes davranış olarak yanındakinin yaptığını taklit eder. Liderin “yap” dediğini yapar, “gelin” dediği yere gider. Kendisi liderini göremediyse arkadaşı o lideri görmüş olabileceği için arkadaşına bakar, onu takip eder.
Alıntı