Gördüm ki Ortodokslar, amaçları kendi amaçlarıyla uyuşmayan herkesi kafir sayıyorlardı. Tıpkı Katoliklerin ve diğer mezheplerin Ortodoksluğu kafir saydığı gibi... Zira "Sen yalanın içinde yaşıyorsun, ben hakikatin içinde..." iddiası, bir insanın başka birine karşı söyleyebileceği en acımasız sözdür.
Noel'in dışında, öteki on iki bayram gününün hepsi de "göğe çıkış", "Paskalya", "Epifani", "Meryem'i esirgeme yakarışı" vs. gibi mucizelerin yok dönümüydü. Ben ise bunları sırf inkâr etmemek için düşünmemeye çalışıyordum.
Örneğin, bu kutlamalarda, bana çelişkili gelen şeylere bir anlam verme duygusuyla ya kendimi rahatlatacak açıklamalar düşünüyor ya da beni altüst eden şeyleri görmemek için gözlerimi kapıyordum.
Peki insan ne yapmalı? O da tıpkı hayvanlar gibi hayatta mücadele etmek zorunda. Yalnız şu farkla ki, onu tek başına alt etmeye kalkarsa, mahvolur. İnsan hayatın zorluklarını sadece kendisi için değil, tüm insanlar için alt etmek zorundadır. İşte bunu yapabiliyorsa mutludur ve mantıklı bir yaşam hüküm sürüyor demektir.
Ancak ben, otuz yıllık bilinçli yaşamım boyunca ne yaptım? Bırakın başkaları için mücadele etmeyi, kendim için bile bir mücadele yürütmeden hep bir asalak olarak yaşadım. Kendi kendime "Niye yaşıyorum?" diye sorduğumda, hep şu yanıtı veriyordum: "Amaçsız!" Eğer insan hayatının amacı yaşamı alt etmekse, ben, otuz yıl boyunca bunun mücadelesini vermemiştim. Bu yüzden de kendisinin ve başkalarının hayatını mahvetmiş biri olarak, bu sorunun yanıtı ancak şu olabilir: "Benim hayatım bir anlamsızlık ve bir beladır." Evet, öyleydi; anlamsızlık ve bela...