Sadece yanında olmanın, günün nasıl geçtiğine dair alelade konuşmalarımızın, gündelik gerçekliğimizin tatlılığını, birlikte var olmanın hafif ama yenilmez rahatlığını deli gibi özlemiştim. Evrenin onu içinde bulundurmaktan daha büyük bir amacı olabilir miydi?
Anladım ki burası güzel bir gezegendi. Belki de gezegenlerin en güzeliydi. Ama bu güzellik kendi dertlerini yaratıyordu. Bir şelaleye, okyanusa ya da günbatımına bakınca bunu biriyle paylaşmak istiyordunuz.
Dalgalar kıyıda kırılıp ışıl ışıl kumların üzerinden kayarak rüyalar gibi geri çekilirken kumsalda oturdum. Her şeyden bihaber moleküller bir araya gelip olasılıkdışı bir mucize yaratıyorlardı. Bu tip manzaralar gözyaşlarıyla bulanıyordu. İnsan olmanın güzel melankolisini hissediyor, kendimi güneşin batışına tamamen kaptırıyordum.
Çünkü, günbatımı gibi, insan olmak da arada kalmak demekti; geri dönülemez bir şekilde geceye doğru yol alırken, umutsuzluktan doğan umursamazlığın renkleriyle patlayan bir gün olmak demekti.