İnsan gerçeğin izlerini örtebilen, kuşkularını gömebilen bir varlıktı. İnsan öyle acayip yeteneklerle donanmıştı ki gözünün önündeki gerçekten kaçmayı başarabiliyordu.
İnsan yalnızlığa yazgılı bir varlıktı. Benim içime dokunansa insanın yalnızlığa yazgılı bir varlık olması değil, yazgısını bu kadar derin bir yerden bilmesiydi. İnsan, öleceğini bilen tek canlı olduğu gibi, yalnızlığının bilincinde olan tek varlıktı ve ömrü tıpkı ölümü inkar etmeye çalışmak gibi yalnızlığını inkâr etmeye çalışmakla geçiyordu. Varoluşun bu acı gerçeği hayatımızı ucuz bir melodram haline getiriyordu. Ama gerçek buydu, hayat ucuz bir melodramdı, biz de bu melodramın oyuncuları olan yalnız insanlardık. Bunu bilmek içimi kederle dolduruyordu.
İnsan suyu bilmeyen balık gibiydi, bilmesi için sudan çıkması gerekiyordu.
Hayat mecbur bırakmadıkça insan hayatı boyunca hayatını sorgulamıyordu, sorgulamak için bir sebep gerekiyordu. Hayat pek çok kişiye bu sebebi veriyordu aslında; tesadüf sandığımız karşılaşmalar, kaderin oyunu sandığımız olaylar hayatın GÖR deme biçimiydi. Ama çoğunluk görmezden gelmeyi tercih ediyordu, hayatın akıntısının içinde kaybolup gidiyordu ya da büyük bir kayaya çarpıp parçalanıyordu.
İnsanın kendisi hakkındaki bütün gerçekleri bilmesinin iyi bir şey olduğuna ilişkin yaygın kabul gören bir görüş var. Hiç katılmıyorum, iyi bir şey değil, insanın kendisi hakkında her şeyi bilmesi gerekmiyor; öğrenmesi halinde hayatının dengesinin bozulacağı, kişiyi dağıtıp bir daha kendine getirmeyecek gerçekleri bilmemesi çok daha iyi. Tecrübeyle sabit.
Her insanın içinde her türlü zorluğun üstesinden gelecek doğal kudret vardır. Herkes o güce sahiptir. Ama bazen kaygılarımız o gücün açığa çıkmasına engel olabilir. Kaygı ne denli büyükse bu gücü serbest bırakmak için o kadar çok çaba harcamak gerekir. Bu güç umutla beslenir. Ve umudun da geleceğe inanma gücü olduğu söylenebilir.