Bir oturuşta okuyup bitirdiğim çerezlik bir geçiş kitabıdır kendileri. Okurken covid pandemi döneminde tüm insanlığın yaşadığı süreci gerilerek hatırladım. Ne zorlu günleri atlattığımızı anımsayarak okudum. Hikayenin tamamı, Smith dedenin -granser- yıllar önce başından geçen “Kızıl Veba” salgınını ve dünyada hayatta kalan sayılı insanlardan biri olduğunu, artık tamamen yabanileşmiş ve medeniyetten uzak olan torunlarına anlatmasıdır. Hikayenin çoğunu kapsayan bu kısımda Jack London’un usta betimlemeleri karşılıyor bizleri. Tarihsel zaman olgusuyla kurduğumuz empati sonucunda kendimizi Smith’in yerine koyabiliyoruz ve hikayenin tadını veren de tam olarak bu bence. Hatta Smith’le o kadar empati kurdum ki, yabani torunları tarafından saygısızlığa maruz kaldığında, anlattıklarına inanılmadığında yaşadığı bütün duyguları kalbimde hissettim. Bi tık anksiyetem tutmuş olabilir… Konuya kıyamet filmleri ve geçmiş pandemi dönemlerinden aşina olsak da Jack London’ın yazdığı bu distopya, 1912’de yayımlanmasıyla şapka kaldırılmayı hak ediyor. Eser tam bir “kendini gerçekleştirmiş kehanet” eseridir.