20 Temmuz 1969’da Neil Armstrong ve Buzz Aldrin, Ay’ın yüzeyine indiler. Apollo 11 astronotları bu seyahatten önceki aylarda ABD’nin batısında Ay’a benzeyen ıssız bir çölde eğitim gördüler. Bu alan pek çok Kızıldereli topluluğuna ev sahipliği yapıyordu; bir yerliyle astronotlar arasında geçen bir diyaloğa dair şöyle bir hikaye vardır:
“Bir gün eğitim esnasında astronot yaşlı bir Kızıldereliyle karşılaşır. Adam orada ne yaptıklarını sorar. Astronotlar kısa süre içinde Ay’a yapılacak bir araştırma seyahatinin parçası olduklarını söylerler. Yaşlı adam bunu duyunca bir an sessiz kalır, sonra astronotlardan kendisine bir iyilik yapmalarını ister.
Astronotlar “ne istiyorsun ?” diye sorar.
Yaşlı adam,”Kabilemdeki insanlar Ay’da kutsal ruhların yaşadığına inanır. Onlara halkımdan önemli bir mesaj iletmenizi isteyecektim.”
Astronotlar ”Mesaj nedir?” diye sorar.
Adam kendi dilinde bir şeyler mırıldanır, sonra da astronotlara bunu ezberleyene kadar tekrar etmelerini söyler.
Astronotlar “Bu ne demek?” diye sorar.
“Bunu size söyleyemem. Sadece bizim kabilemizle Ay ruhlarının bilebileceği bir sır,” der.
Üsse geri döndükelerinde astronotlar uzun uğraşlardan sonra yerel dili konuşabilen birini bulurlar ve ondan mesajı tercüme etmelerini isterler. Ezberledikleri şeyi söyleyince çevirmen kahkahalarla gülmeye başlar. Nihayet sakinleşince, astronotların o kadar dikkatle ezberlediği sözlerin “Bu adamların size söylediği hiçbir şeye inanmayın. Topraklarınızı çalmaya geldiler,” olduğunu söyler.
Bir Amerikan kampı ve bir "savaş suçlarına karşı dâva" merkezi hâline gelen Dachau'ya Amerika Birleşik Devletleri tarafından gönderilen hâkimlerden biri olan Stephen S. Pinter şunları yazar:
"Dachau'da savaş sonrasında 17 ay ABD askerî hâkimi olarak kaldım. Dachau'da gaz odası olmadığına tanıklık edebilirim. Ziyaretçilere yanlış bir şekilde gaz odası diye gösterilen yer, aslında bir ölü yıkama fırından başka bir şey değildir. Almanya'daki diğer toplama kamplarında da hiçbir gaz odası yoktu. Bize Auschwitz'de bir gaz odasının var olduğu söylendi, fakat Auschwitz Rus bölgesinde olduğundan, orayı görmek için Ruslar'dan izin alamıyorduk... Milyonlarca Yahudi'nin öldürülmüş olduğu şeklindeki eski bir propaganda efsanesi bu tarzda devam ettiriliyordu. Savaş sonrasında Almanya ve Avusturya'da geçirdiğim altı yıldan sonra, kesinlikle söyleyebilirim ki, pek çok Yahudi öldürülmüştür, fakat bu sayı asla 1 milyon rakamına bile hiçbir şekilde ulaşmamıştır. Bu hususta ben kendimin herhangi bir kimseden daha yetkili olduğuma inanıyorum."
Kaynak: Pinter'in Katolik haftalık dergisine mektubu, Our Sunday Visitor, 14 Haziran, 1959, s. 15.
10 Kasım 1975'te, bütün üyelerin hazır bulunduğu oturumda, Birleşmiş Milletler, siyonizmin bir ırkçılık ve ırk ayrımcılığı şekli olduğunu kabul etti.
Sovyetler Birliği'nin çökmesinin ardından Amerika Birleşik Devletleri, Birleşmiş Milletlere ağır baskı yaptı ve 16 Aralık 1991'de, 1975'te alınan o haklı kararı kaldırttı. Hâlbuki yaşanmakta olan olaylarda 1975'ten bu yana hiçbir şey değişmedi, hatta daha fazlası oldu: Baskı, Filistin halkının örtülü ve yavaş soykırımı, yeni Yahudi yerleşim birimlerinin açılması daha önce görülmedik bir şiddet ve yoğunluk kazandı.
Bizzat İsrail hükümetinin istatistiklerine göre, İsraillilerin sadece yüzde 15'i Allaha inanıyor. Bu durum onların yüzde 90'ının bu toprakların kendilerine Allah tarafından, yani inanmadıkları Allah tarafından verildiğini ileri sürmelerine mani olmamaktadır.
"Führer'in arzusu göz önüne alındığında, Nürnberg kanunları, ırkçı kini körükleyecek ve bunu devam ettirecek tedbirleri kesinlikle içermiyorlardı. Aksine, böylesi tedbirler, Yahudi halkı ile Alman halkı arasındaki ilişkilerde yatışmanın başlangıcı anlamına gelmektedir.
Eğer Yahudilerin, içinde kendilerini evlerinde hissedecekleri bir devletleri olmuş olsaydı, Yahudi meselesi, Yahudiler için de Almanlar için de çözülmüş olarak görülebilirdi. İşte bu yüzden en inançlı Siyonistler, Nürnberg kanunlarının ruhuna karşı en ufak bir muhalefette bulunmamışlardır."