Oğuz Atay’ın anısına…
Bu kitap, yanlışlığın nerede olduğunu tam kestiremeden yaşayıp yine de yaşamaktan vazgeçmeyenlerin kitabı. Kin tutmaya ödün vermez bir ölüm vaadiyle konuşan, umutlanmayı bile baştan reddeden bir ses var sayfalarda. Daha ilk satırlardan itibaren, insanın kendine bile yardım edemediği o dar aralığa sıkışıyoruz. Açılmanın mümkün olmadığı, yardım etmenin küçülmek anlamına geldiği bir iç iklim bu. Ve tam da bu yüzden tanıdık.
Vüs’at O. Bener’in Bir Buzul Çağının Virüsü, bir varoluşun içinde mi dışında mı durduğunu kestiremeyen bir bilincin metni. Payandalarla ayakta durmayı reddeden, susmayı unutulmuşluğa tercih eden bir anlatı. “Susacaksın kuşkum yok” diyen ses, suskunluğu bir yenilgi değil, bilinçli bir seçim olarak kuruyor. Kanayan tutkularda parçalanan ne varsa, içinde anlatıcının kendisi var; hatta daha da ileri gidip, ruh göçüne uğrayarak okurun yerine geçiyor.
Bu kitabı okurken Oğuz Atay’ı hayal etmemek mümkün değil. Cümleler soluksuz, yoğun ve acımasız bir iç hesaplaşma hâlinde akıyor. Tutunamayanlar’dan tanıdığımız Selim’in dünyasına yeniden dalmak gibi. Ama bu bir tekrar değil; bu, hayranlığın içselleştirilmiş hâli. İlk okuduğumda Vüs’at O. Bener’in Oğuz Atay’a hayran olduğunu düşünmüştüm, bu kitaptan sonra bundan emin oldum. Çünkü burada yalnızca göndermeler yok; aynı yaradan konuşan iki ayrı ses var.
Metin boyunca anlatıcı, kendini de karşısındakini de acımadan çözüyor. Yersiz yüceltmelerden, içi rahatlatan masallardan bilinçli bir kaçış bu. “Masalımızı yazamayacaksın yaşadığıma inandıkça” cümlesi, hem bir ilişkiye hem de edebiyatın kendisine yöneltilmiş sert bir uyarı gibi duruyor. Yokluğa da varlığa da inanamayacak bir yerde asılı kalıyor insan.
Kitabın bir diğer güçlü damarı ise devlet, birey ve iktidar ilişkisine dair ironik ama